Sorun bende mi? Kızımda mı? Kimde?

Veli, kızının çalışmalarını matematik öğretmenine anlatıyor ve nedenini soruyor.

Veli: Çocuğum sınıfının iyi öğrencileri arasındadır. Onun iyi öğrenmesi, yüksek not alması için yapılabileceğim ne varsa, hepsini yapıyorum, yapmaya da devam edeceğim. Kızım öğretmeninin isteklerini en ince ayrıntısına kadar yapıyor, buna rağmen yazılı sınavlarda bir türlü yüksek puan alamıyor. Diğer derslerden aldığı notu sizden alamıyor. Dershane çözüm olabilir dedi, hiç itiraz etmedim, hemen gönderdim.  Yazılı notlarında yine hareketlenme olmadı. Dershaneden vazgeçtik, özel dersin daha iyi olacağını düşündük. Liselere giriş sınavlarına hazırlanma sürecinde tanıdığımız, o dönemde çok da yararlandığımız öğretmenden tekrar özel ders almaya başladık. Öğretmeye çalıştığınız her şeyi adeta ezberletti, buna rağmen değişen bir şey olmadı. 

– Neden? Sorun bende mi, çocuğumda mı? Kimde?

Yanıt:

 

 

EĞİTİMDE KAZANIM VE SÜREÇ YÖNETİM SİSTEMİ

 

Kalıca ve doğal öğrenmenin en etkili yöntemi, Eğitimde KSY Sistemi

 

(Bu sayfada Kazanım ve Süreç Yönetim Sistemi teorik olarak bilgi amaçlı tanıtılıyor, uygulama yönergesi saklıdır)

Kazanım ve süreç yönetim sistemi doğrudan sınıf yönetimiyle ilgili bir sistemdir. Başka bir söylemle Yapılandırmacı öğretim yaklaşımının sınıf yönetimiyle ilgili uygulamasıdır. Öğretmeni bilginin yol göstericisi sayar, bu nedenle onu öğrenmenin merkezinden alır, oraya doğrudan öğrenciyi yerleştirir.

Başlangıçtan bugüne okullarımızda varlığını sürdüren ‘Sonuç Odaklı’ anlayışı kesinlikle reddeder, onun yerine ‘Süreç Odaklı” anlayışı esas alır.

Bu iki anlayışı daha iyi tanımanız amacıyla özelliklerin özetleyerek tanıtmak istiyorum:

Sonuç Odaklı Sistem: Bu sistemde yönetici ve kurucular her ne kadar öğretmeni bilginin rehberi olarak görseler de, sınıfı öğretmene teslim etmelerinin sonucu olarak, sınıf kapısının ötesinde öğretmen kendini bilginin kaynağı olarak görmektedir, bu nedenle eğitim ve öğretimin doğrudan kendisine teslim edildiğini düşünür. Sınıfı özel alanı olarak görür.

Öğretmen seçiminde bilgi ve deneyim sahibi kurucu ve yöneticiler her zaman en iyi öğretmenleri seçerler. Zaman zaman onların süzgecinden geçmiş biri olarak en iyi ve en yetenekli öğretmen seçtiklerinden hiç kuşkum yok. Bu yüzden gelecekten emin bir şekilde rahat olurlar; öğretim yılının sorunsuz geçeceğinden, yılsonu başarısının iyi olacağından emin olurlar. Ancak yıl içinde bazı öğretmenlerden kaynaklanan olumsuz olaylardan sonra kaygı duyanların dua etmekten başka seçenekleri olmaz. An için hemen öğretmen de değiştiremezler, öğretmen ise dönem sonunda sözleşmesinin yenilenmeyeceğini düşünür. Böyle olunca da her şey ister istemez zamana bırakılır. Çünkü geri dönüşü yoktur. Başarıyı herkes sahiplenirken, başarısızlığın sorumluluğunu; yöneticiler öğretmenlere, öğretmenler öğrencilere, veliler ise hem okula hem de çocuklarına yükler. Sonuç odaklı yaklaşımın farkında olmadan sürdüren okullar, “Keşke” sözcüğünün en çok kullanıldığı okullar arasında yer alır.

Sonuç odaklı öğretimde her şey öğretim yılı başında yıllık palanlarla, zümre tutanaklarıyla, ödül ve disiplin kurulu tutanaklarıyla öğretim yılının bütünü esas alınır ve sonuç karnelerle belgelenir. Dönem içinde veya sonunda karşılaşılan üstün başarı gösterenler takdir, teşekkür veya onur belgesiyle ödüllendirilir, yeterli puanı tutturamayıp barajı aşanlar sadece sınıf geçer. Ya barajın altında kalanlar? Sistemin asıl kurbanları onlardır. Onlara yazılı sınav sonunda, “Bundan sonraki sınava iyi hazırlan”, öğretim yılı sonunda ise, “Gelecek sene daha çok çalışırsın!” olur. Bu sözlerin anlamı veli ve öğrenci bazında değerli olur mu, hiç sanmıyorum. Bunca yıllık eğitim yaşamımda sınıfta kalan öğrencilerden hiçbirinin ikinci yıl daha başarılı olanına rastlamadım, daha çok olumsuzlukların içinde gördüm.

Bu sistemin bir başka özelliği de kurucu ve yöneticilerin Öğrenci Merkezli Öğretim uyguladıklarını iddia etmelerine rağmen, Öğretmen Merkezli öğretim sistemine kucak açmasıdır. Akademik süreç tamamen öğretmene teslim edildiği içindir ki, sınıf kapısından ötesi özel alan sayılır. Oraya denetim yetkisi olanların dışında kimse giremez. Orada her şeyin iyi gittiğinin; sınıftan gürültü gelmemesi, öğretmenlerden şikâyet edenin olmaması, bol bol ödev verilmesi, anlatılanların sayfalar dolusu deftere yazdırılması, velilerin okula geldikçe memnuniyet bildirmesidir. Fiziki üstünlüğü olan, ses tonu gür olan, üstün konuşma yeteneği olan, yakışıklı ve görselliğe özen gösteren öğretmenler bu uygulamanın kaymağını alırlar. Görünüşte iyi gibi görünen bu durumlar aslında akademik yolculuğun sessiz çalışan frenlerinden başka bir şey değillerdir.

Benim fikrimi sorarsanız, bence öğretmene güven esastır, ona sonuna kadar güvenmeliyiz; ancak bu güven sınıf yönetiminin büsbütün öğretmene teslim edilmesi anlamına gelmemeli.

Süreç Odaklı Yaklaşım: Bu sistemde öğretmen bilginin kaynağı olmadığından emin olur, bu konuda kurucu ve yöneticilerin de desteğiyle bilgiye giden yolun kılavuzu olur, yol göstericisi olur. Sınıflarda zorunluluk gerektirmedikçe anlatan, öğrenciler de dinleyen konumunda olmazlar. Her öğrenci kendi müfredatını kendisi belirler. Kazanımlar bağlamında ne kadar öğreneceğini, yazılı sınavlarda kaç puan alacağını, dönem sonunda not ortalamasının ne olacağını kendisi belirler. Öğretmenin sorumluluğu kendi müfredatını oluşturan öğrencilerin hedefe odaklanmalarını, oraya varmalarını sağlamaktır. Bu kapsamda öğretmen bilginin kaynağını tanıtır, ona en kısa ve en kestirme yoldan öğrencilerin ulaşmasını sağlar. Bilgiye giden yolda öğrencilerle birlikte yürür. Günün konusuna göre bazı öğrenciler öğretmen desteğine gereksinim duymadan hedefe varırlar. Ancak sınıftaki bütün öğrencilerin öğrenme hızı aynı değildir. Bu bakımdan farklı derece ve nitelikte desteğine gereksinim duyarlar. Bu yüzden öğretmen bazen en arkadaki öğrencilerin yanında yer alırken bazen de ortalarda yol alan öğrencilerle birlikte yürür, tüm öğrencilere destek verir. Öğrenciler arasındaki akademik seviyeyi eşitler. Başka bir deyimle sınıfları homojenleştirir.

Öğretmenler için öğrencilerin hedefe varmaları temel amaçtır. Sınıfın tamamı hedefe odaklanır, bir öğrenci bile hedefe varamazsa yeni konuya geçilmez, son öğrenci beklenir. Yapılan uygulamalar öğrencilerin birbirlerini nasıl harekete geçirdiklerini gösterdi. Üsküdar Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi ile Bostancı Doğa Lisesindeki uygulamalar öyle gösterdi ki, hedefe erken ulaşan öğrenciler yeni konuya geçmek için geride kalan öğrencilerle ilgileniyorlar, bir an önce öğrenmelerini istiyorlar. Çünkü öğretmenin son öğrenci öğrenmeden yeni konuya geçmeyeceğini biliyorlar. Sistemin ne kadar iyi işlediğini gözler önüne seriyorlar.

Bazen öğrenme yarışı yazılı sınavlarda daha net anlaşılıyor. Çünkü her öğrenci sınavdan önce kaç puan alacağını yazılı olarak öğretmene bildiriyor, sınav sonunda belirlediği hedefe ulaşamayanların yazılıları iptal ediliyor, öğrendiklerinden emin oldukları başka bir gün tekrar yazılı sınava giriyorlar. Böylece tüm öğrencilerin notları belirledikleri hedeflere ulaştıklarının göstergesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda öğretmenin de başarısını belgeliyor.

Velilere gelince, onlar çoktan öğrencilik yıllarını unutmuş oluyor. Sistem öğretmen ve öğrencilerden önce velilere anlatılıyor. Onların eleştirileri ve soruları ikna edilinceye kadar ince bir nezaketle yanıtlanıyor. Velilerden sonra öğretmenlere anlatılıyor, en sonunda ise öğretmenler öğrencilerle paylaşıyor, tartışıyor.

Süreç konusunda velilerin olumlu yaklaşımları beklenenden daha iyi gidiyor. Hele bir gün bir veli okul müdürünün de bulunduğu koridorda, heyecanlı ve yüksek tonda bir sesle, “Hocam siz benim oğluma ne yaptınız? Okudunuz mu, muska mı yaptınız, ne yaptınız?” biçimindeki kapalı soru karşısında iyice şaşırmıştım. Müdür de yanımıza yaklaştı. Benden önce “Hayırdır, ne oldu oğlunuza?” dedi. Öğrencinin annesi derin bir nefes aldı, önce özür diledi, sonra başladı konuşmaya, “Oğlumun bugüne kadar evde ders çalıştığını, kitap okuduğunu hiç görmedim. Öğretmenleri çok memnun olduklarını söylediklerinde şaşırır kalırdım. Çünkü inanamazdım, beni mutlu etmek için söylüyorlar sanıyordum. Lakin dün ilk defa bir şeye tanık oldum. Oğlum elinde bir kâğıtla mutfağa geldi, kâğıdı fayansa yapıştırdı. Bana da kâğıttaki kazanımları rastgele okumamı istedi. Kendisinin de salonda yüksek sesle anlatacağını söyledi. İnanamadım. Oğlum on birinci sınıfa gelmiş, ilk defa ders çalıştığını görüyordum. Hangi dağda kurt öldü, deyince bana, öğretmenine sormamı, dağı da kurdu da o biliyor” dedi. Başka velilerden benzer sözler duymuştum, ancak bugün okul müdürümüzün önünde söylenmiş olmasından ayrıca memnun oldum.

Geçen yıl sadece onuncu sınıflarda yaşadığım bir olay vardı. Hala etkisinde olduğum güzel bir örnek:

Bir gün okul müdürü odasına çağırdı. En çok disiplin cezası almış öğrencilerin bulunduğu sınıfı bana verdiğini söyledi. Okul açıldığından bu yana geçen iki ayda ücretli üç öğretmen birkaç hafta içinde bırakıp gitmişler. Onları tanıyordum, iyi öğretmenlerdi. Kendi kendime ben kaç hafta dayanırım diye geçti aklımdan, ama hemen aklımı durdurdum, olumlu düşünmesini, çözüm üretmesini söyledim. Bilinen yöntemlerle sınıfla baş edemeyeceğimi anlıyordum, bu yüzden önceki öğretmenlerden çok farklı olmalıydım. Hatta farklı olmak yetmez, ironi yöntemler üretmeliydim. Öğretim yılı sonunda kendi kendime, “Galiba başardım” diye düşündüğüm bir sırada müdür beyin beni istediğini söylediler. Gittiğimde bakanlık müfettişiyle karşılaştım. Tam karşısına oturduğum müfettiş, “Sefer Bey, siz boş yazılı kâğıtlarını öğrencilere veriyormuşsunuz, evde veya okulda doldurup getirmelerini istiyormuşsunuz, doğru mu?” dedi. Ben de kaygıdan uzak bir tavırla “Evet efendim, dediğiniz gibi yaptım” diye yanıt verince kızdığını belli etti, çantasından çıkardığı kâğıdı ve kalemi uzattı, “Hakkınızda şikâyet var, savunmanızı almaya geldim” dedi. Bunun üzerine “Müfettiş Bey, isterseniz bu uygulamayı sadece 10. Sınıflarda yaptım. Bu sınıflardan istediğiniz kadar öğrenci isteyiniz, onları dinleyiniz. Ben savunmamı kütüphanede yazabilirim” dedim. Müdürümüz de başıyla olur verince kabul etti. O gün son derse kadar beni çağırmadılar. Son ders çıkışında 65 öğretmenin önünde sadece öğrencilerin anlattıklarını tekrarladı. Övgü dolu sözlerini şu cümleyle tamamladı: “Bundan sonra benim için yönetmelikleri aynen uygulayanlar değil, onları öğrenci lehine iyi yorumlayanlar öğretmendir, diyeceğim. Gittiğim her yerde de, bu olayı örnek olarak anlatacağım” dedi.

Hedefine öğretmen desteğine gereksinim duymadan ulaşan öğrencilere bu durumdan şikâyet etmiyorlar. Çünkü onlar, biliyorlar ki, kendi uğraşlarıyla edindikleri kazanımların, öğretmeni dinleyerek öğrendiklerinden çok daha kalıcıdır. Öğretmen yardım etmek istese bile öğrenciler memnun olmuyorlar. Neticede bu eğitim gerçeği, öğretmen merkezli öğretimde olduğu gibi, öğretmen anlatır öğrenci dinler, anlayışını silip süpürdü.