EĞİTİM ANILARI

 

BİR DERSLİK HEYECAN

 

Yaşayan ve yazan        : Sefer Yürük

Olayın geçtiği Yer        : Ümraniye Nevzat Ayaz Lisesi

Yaşandığı Yıl               : 1988–1989 Öğretim Yılı

   

Not_: Kadıköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından hazırlanan "Öğretmenlerin Eğitim Anıları" adlı kitapta yer aldı.

 

Teneffüs zili çaldı. Az önceki sessizliğin yerini tüm koridorları dolduran uğultu aldı. Koşuşturmalar, merdivenlerden hızla inenlerin ayak sesleri… Her teneffüs yaşananların tekrarıydı.

Öğrencilerin arasında ilerledim. Kütüphanenin önünde durdum. Koridorun başındaki merdivenleri inen üç kız öğrenciyi görür görmez hızla kapının kilidini açtım, ancak kapıyı açmadan anahtarı çıkarıp cebime koydum. Sağ kolumun altına sıkıştırdığım kitapların bir kısmanı diğer koluma aldım. Artık kapıyı kolay açamazdım. Kızlar bana doğru yaklaştı. Tam önümde durakladılar. Üçü de birbirine bakıyordu. En uzun boylusu:

― Hocam, bizi istemişsiniz, dedi.

― Doğan Bey mi gönderdi?

― Evet!

― Bir yanlışlık olmasın?

― Benim gönderdiğimi söylersiniz dedi.

― Kızlar! Yanlışlık sizde değil. Doğan Bey’den okulun en güzel kızlarını değil, en başarılılarını istemiştim!

Sözlerim hoşlarına gitti. Güldüler. Kendilerinden emin:

― Onlar da biziz! Bizden başarılısı yok, dediler.

Güzel yanıt alınca, fazlasıyla memnunluk duydum. Duygulandım da.

― O zaman, aradığım sizlersiniz. Okulun enlerisiniz…

― Siz de bu okulun en iyi öğretmenisiniz.

― Bu sözler alkışlanır. Beklediğimden iyisiniz. Neden çağırdığımı öğrencince şaşıracaksınız!

Üçü birden; “Neden” dedi. Gülümseyerek kütüphane kapısının kolunu gösterdim.

― Kızlar! Ben açamadım, diğer öğrenciler de açamadı. Anahtar da yok. Atalarımız, güzel ve zeki insanların açamayacağı kapı yoktur, demiş; bir de siz deneyiniz.

Kapıya daha yakın duran Özge, “Tabi” dedi ve kapı kolunu bastırdı. Hiç zorlama olmadan açıldığını görünce:

― Kapı açıkmış!

― Size öyle geliyor, sizden önce kaç öğrenci denedi… Kapı deyip geçmeyiniz, insan seçiyorlar.

― Hocam, çok şakacısınız.

― Unutmayın! Bütün kapılar birbirine benzer: İyi, güzel ve doğru olanlara açılır.

― Niye edebiyat dersimize siz gelmiyorsunuz?

― Doğan Bey beni ikiye katlar. Kıymetini bilin.

― Biliyoruz! Ama ne olur siz de gelin.

Sorularına yanıt vermeden:

― Benimle gelin!

Kütüphane boştu. Yine de en uzak köşedeki masaya gittik. Kızlara yer gösterdim, oturduk.

― İçinizde, öğretmen olmayı düşünen var mı?

Birbirlerine baktılar. Böyle bir soru beklemiyorlardı. Özge, arkadaşlarına bakarak:

― Hayır! Yok, dedi. Dayım öğretmen. Onları gördükten sonra, asla! Bizim aile, tıp fakültesinden başka okul tanımaz!

         Dilek:

― Yanlış anlamayın! Benim en son düşüneceğim meslek!

Çiğdem

― Bütün hayalim mütercim olmak. Öğretmenlik onurlu bir meslek, ama yetmiyor… Eniştem öğretmen; okula mutlu gittiklerini, okuldan mutlu döndüklerini hiç görmedim!

― Anlaşıldı, sizi öğretmenliğe ikna etmem zor olacak!

― Siz memnun musunuz?

― Çok! Öyle olmasa burada olmazdım. Aynı zamanda öğretmenliğin çöpçatanlığını yapıyorum.

Birbirlerine baktılar. Ne kastettiğimi anlamadılar.

― Öğretmenlikle iyi öğrencilerin arasını yapmaya çalışıyorum… Bir bakmışsın öğretmen oluvermişler!

― Bizim için işiniz çok zor!

― Öyleye benziyor. 24 Kasım’da sizi bir ders öğretmen yapacağım.

Yine birbirlerine baktılar. Üçü birden kaşlarını çattılar, kaygıyla:

― Nerede? Bizim sınıfta mı?

― Hayır, merak etmeyin! Lise sınıflarında olmayacak. Ortaokul ikinci sınıflarda…

Rahatladılar.

― Öğretmen mi olacağız? Nasıl?

         Çiğdem:

― Yapacağımızı sanmıyorum, yapamayız.

         Dilek:

― Bütün öğrenciler yerinde, biz tahtanın önünde, öyle değil mi?

         Özge:

― Belki de çok güzel olur. Sınıfta siz de olacak mısınız?

― Olmak istemiyorum, ama isterseniz olurum! Hazırlanmanız için iki haftanız var. Sizlere ihtiyacınız olacak her türlü materyali vereceğim.

Üçü de heyecanlandı. Aralarında “Sen yaparsın”, “Ben yapamam”, “Ben utanırım” diye şakalaştılar. Ders programından şubelerini seçtiler. Üçüne de birer ders kitabıyla zenginleştirilmiş/senaryolaştırılmış konu anlatım planı verdim. Üçü de farklı sınıfta, aynı metnin incelemesini yapacaktı. Elimdeki kitaptan bir sayfayı göstererek:

― Mahzar Müfit Kansu’nun “Hemşerimiz Atatürk” adlı eserinden alınmış “Kırk Sekiz Kuruş” adlı metnin incelemesini yapacaksınız, olay anlatan bir yazıda neden-sonuç ilişkilerini bulmalarını sağlayacaksınız. Metinden hareket ederek anı türünün özelliklerini sezdireceksiniz. Size verdiğim Konu Anlatım Planı’na birlikte hazırlanın. Evde tiyatro oyuncusu gibi provalar yapın, birbirinizin eleştirisini yapın, fakat sınıfta kesinlikle tiyatro oyuncusu olmayın; kendiniz olun. Prova esnasında metni tekrar tekrar okuyun, ezberler gibi okuyun; derse girişin anahtarı etkili okumadır. Öğrencileri hayran bırakmalısınız. Konu Anlatım Planındaki sorulara yeni sorular ekleyin. Kısa ve basit sorularla bütün sınıfın derse katılımını sağlayın. Öğrenciye kırıcı yaklaşmayın, daima güler yüzlü olun, uygun bulduğunuz yanıtlara “doğru” demek yerine “ben de aynı görüşteyim” demeyi unutmayın. Uygun bulmadığınız hiçbir yanıta “yanlış” demeyin;  “Daha farklı yorum yapan var mı” diyerek başka öğrencilere söz verin. Aradığınız yanıtı bulmaktan umudu kesmedikçe kendi görüşünüzü söylemeyin.  Üç arkadaş birlikte hazırlanın, birbirinizden yararlanın. Bu senaryolaştırılmış Konu Anlatım Planında gereksinim duyacağınız her şey var, yine de takıldığınız bir konu olursa bana sorun.

― Ya bizi saymazlarsa!  Saygısızlık ederlerse...

― Onları lise öğrencileriyle karıştırmayın! Size, çok daha farklı bir saygınlık içinde olacaklar. Bundan emin olabilirsiniz. Yine de not defterini vereceğim, elinizde olsun. Takdir ettiğiniz notu verin, fakat kötü not vermeyin. Hele hele, doğru yanıt vermeyenleri asla notla cezalandırmayın. Her öğretmen için not, ceza unsuru değil, teşvik unsurudur. Düşük verdiğiniz her not birilerinin cesaretini kırar, iyi not ise tüm öğrencileri isteklendirir.

― Hocam! Bize de siz gelin

― Bütün öğretmenlerimiz sizin gibi olsa!

 

24 Kasım Öğretmenler günü, ilk üç ders peş peşe derse gireceklerdi. İl sırayı Özge aldı. Benim girmemi istemedi. Kapılarda gözlem penceresi olmadığı için öğretmenler odasında beklemek zorunda kaldım.

 

Nihayet zil çaldı. Gözüm kılağım kapıdaydı.

Öğretmenler kapıdan giriyordu. Yorgun değillerdi. Buna rağmen öğretmenler odasına girişleri çok farklıydı. Her zamanki girişlerinden farklıydı. On beş dakika sonra tekrar geldikleri sınıflara döneceklerini biliyorlardı. Bir öğretmen:

― Şu Öğretmenler Gününü niye tatil etmezler, anlamıyorum?

― Beş dakika ders yapılsa bari!

― Öğretmen de öğrenci de psikolojik olarak kendini derse veremiyor ki…

― Hiç olmazsa öğleden sonra tatil olsaydı!

Kapıdaki öğrencilerle konuşan genç bir öğretmen beni işaret ederek:

― Hocam! Bu öğrenciler sizi soruyorlar.

Hemen kalktım;

― Evet! Benim kızlarım! Onlar öğrenci değil! Bugünün öğretmenleri, dedim.              

Yanlarına gittim. Koridora çıktık. Önümde sıralandılar. Özge hepsinden heyecanlıydı. Konuşamıyordu. Çiğdem:

― Hocam! Çok heyecanlı olmuş! Öğrenciler de çok beğenmiş!

― Özge! Ne bu hal?

Dilek, mutluluk içinde:

― Sıra bende!

Özge, mutlu bir tebessümle yüzüme baktı. Derin bir nefes aldıktan sonra:

― Hocam! Bana büyük kötülük ettiniz, dedi.

Neden böyle konuştuğunu hemen anlamıştım. Bir derslik öğretmenliği sevmişti.

― Ara sıra öğrencilere kötülük etmeyi severim, dedim.

Sonra devam etti;

― Bugüne kadar sınıfı hep oturduğum sıradan gördüm; o sırada tanıdım, o sırada parmak kaldırdım, o sırada konuştum… Tahtaya kalktım, sözlü oldum, sorulara yanıtlar verdim, güzel notlar aldım; öğretmenlerimi, ailemi hep o sıradan memnun ettim... Hiç öğretmenin yerinde olmadım. Kürsüden bakınca sınıfın nasıl göründüğünü hiç merak etmedim. Bir gün öğretmenle yer değiştireceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Meğer o hiç beğenmediğim sınıf, ne güzel bir yermiş, olmak istemediğim öğretmenlik ne güzel bir duyguymuş, “Öğretmenim! Öğretmenim!”  diye haykıran çocuklar ne sevimli şeylermiş… Hele o yazı tahtası, oturduğum kürsü, hele o not defteri… Anlatılacak gibi değildi, hocam!

Arkadaşının verdiği mendille gözyaşlarını sildi. Bir yandan da konuşmasını sürdürdü:

― Konuşan öğrencilerin gözlerindeki ışıltıyı görmeliydiniz. Öyle güzel gözleri bir arada hiç görmedim, göreceğimi de sanmıyorum. Hele duvar tarafında bir öğrenci vardı ki: Önden üçüncü sırada, adını hatırlamıyorum, küçücük boyu vardı…

― Vedat mı?

― Sanırım! Vedat oydu, işte!  Bakışlarını hiç unutmam. Ne zaman soru sordumsa, daha soruyu tamamlamadan parmağını kaldırıyordu. Boyunun kısa oluşundan olmalı, kolunu kaldırmak yetmiyor, durmadan havaya zıplıyordu. İlk başlarda söz vermiştim. Ancak parmak kaldıran çok olunca, gözümden kaçmış olmalı. Bir süre sonra adeta sırasına çöktüğünü, sessiz ve hareketsiz oturduğunu fark ettim. Eğilerek, kulağına: “Niye parmak kaldırmaktan vazgeçtin?” diye sordum. İyice geriye yaslanmış, kendinden emin, sıradan bir soruymuş gibi, üstelik ayağa bile kalkmadan, olabileceği kadar da doğal: “Hocam! Dersin başından beri kaldırıyorum, söz vermiyorsun! Kolum yoruldu.” demez mi? Büyümüş de küçülmüş derler ya, işte tam öyle biriydi… O kadar hoşuma gitti, o kadar memnun oldum ki, yanaklarından öptüm, ne söyleyeceğimi şaşırdım… Not defterini açtım, beş verdiğimi söyledim. Anlamasın diye yazıyormuş gibi yaptım.

― Yazmaya yetkin vardı!

― Öyle demiştiniz ama…

Heyecandan başka bir şey söyleyemedi.

― Teşekkür ederim! Bütün amacım sınıfa farklı bir pencereden bakmanızı sağlamaktı. Ayrıca, 24 Kasım Öğretmenler gününün yaşamınızda özel bir anlamı olsun istedim. Sizin için unutulmayacak bir anı, öğrenciler için de değişiklik oldu.

― Amacınıza fazlasıyla ulaştınız. Hocam! Bir ders daha anlatayım!

― Hayır! Olmaz. Bu heyecanı bir daha duyamazsın. Bir derse daha girmenize izin verirsem, heyecanınız azalır; öğretmenler günü sizin için sıradan bir gün olur.

― Ne olur! Hocam?

Dedim ya! Ara sıra öğrencilere kötülük yapmayı severim. Teşekkür ederim.

― Asıl ben teşekkür ederim!

― Bana teşekkür etmeyin! Size iyilik yaptığımı sanıyorsunuz. Kötülük yaptım diyorum!  Zamanla anlayacaksınız...

Üçü birden:

― Bütün kötülükler böyle olsun!

Özge, hayatında olmadığı kadar mutluydu, not defterini ve kitabı verdi. Arkadaşlarına:

― Umarım, siz de en az benim kadar mutlu olursunuz, dedi.

 

Gururla arkalarından baktım. Mutlu olmanın ötesinde başka bir duyguydu bu. Kendi kendime gülümsedim. “Sizin için artık öğretmen sözcüğünün anlamı değişti çocuklar! Bugüne kadar, ders vermek amacıyla sınıfınıza girip çıkan öğretmenlerinizin sıfatıydı. Bugünden sonra: “Ben de öğretmen olsam mı?” sorusu gündeminize girdi, uykularınız kaçacak, kolay kolay kurtulamayacaksınız… Kararsızlık sizi bitirecek. Bundan daha tatlı kötülük olur mu?”

 

O gün diğer öğrenciler de derse girdiler. En az Özge kadar başarılı oldular. Aynı duyguları paylaştılar.

 

Birkaç ay geçmişti. Nöbetçi olduğum bir gündü. Özge ve diğer arkadaşları, yanlarında başka öğrenciler olduğu halde koşarak geldiler. Özge ile Çiğdem’in elinde itinayla tutmaya çalıştıkları formlar vardı. Bunlar üniversite tercih formlarıydı.

Özge, elini uzatarak tuttuğu formu işaret etti:

― Hocam! Bakın, tercih formuma bir bakın!

Çiğdem de verdi. Okumama zaman bırakmadan:

Özge:

― Öğretmenliği birinci sıraya yazdım. Ailemin tercihi tıp fakültesiydi. İkna etmem mümkün olmadı. Onlar için tıptan başka seçenek yok.

Çiğdem:

― Benim de Özge’den farkım yok sayılır. Babam okeyledi, annemi razı edemedim. Eğitim fakültesi ikinci sırada yer buldu.

Dilek:

― Benim ailem hiç karışmaz. Zaten tek tercihim var. O da Boğaziçi İngilizce Mütercimlik. Bir gün mutlaka İngilizce öğretmenliği yapacağım!

Üçünü dinledikten sonra;

― Kızlar! Çok güzel şeyler söylediniz. Açık konuşayım! Mutlu olacağımı düşündünüz, ama mutlu olmadım, tam tersine çok üzüldüm. Görüyorum ki, çok duygusal davranmışsınız. Bir derslik heyecanla hayallerinizi değiştirmişsiniz. Beni yanılttınız.

― Hocam! Yapmamız gerekeni yaptık.

― Hayır! Yapmanız gereken bu değildi. Ben size, öğretmen olmanız için öğretmenlik yaptırmadım! Söylediklerim şakaydı. Ciddiye almışsınız. Tercihlerinizi yaparken; “kendime”, “aileme”, “ülkeme”, “insanlığa” hangi mesleği seçersem daha çok yararlı olurum düşüncesini ölçüt almanızı beklerdim. Tatlı bir heyecan yaşasanız da, hayallerinizden ödün vermezsiniz, diyordum.

―Öğretmenliğin ne kadar güzel olduğunu gördük, çok etkilendik, maddiyatın önemsiz olduğunu gördük. Aynı zamanda…

― Sandınız ki, öğretmenliği ilk sıralara yazarsanız, ben sevineceğim, çok memnun olurum… Doğru, çok memnun oldum. Ama benim mutluluğum ikinci planda kalmalıydı; annenizin, babanızın, kendinizin mutluluğundan sonra gelmelidir. Çünkü sizler için geçici biriyim, mezun olduktan sonra belki de hiç görüşemeyeceğiz. Oysa ailenizle ömür boyu bir olacaksınız.

― Öğretmenliği seviyoruz?

― Bundan kuşkum yok. Bu sözler duygularınızın göstergesi. Eğer, ilk konuştuğumuz gün öğretmen olmak istediğinizi söylemiş olsaydınız, şimdi sizin yanınızda olurdum. Çok mantıklı nedenlerle istemediğinizi söylediniz. Gerçekçi olmanızı takdirle karşıladım. Anlıyorum ki, şimdi o mantıklı nedenlerin yerini duygularınız almış. Henüz bir şey kaybetmiş değilsiniz. Daha çok çalışıp birinci tercihlerinizi kazanın. Hem ailenizi hem de beni daha çok mutlu etmiş olursunuz. Şimdi gidin, daha çok çalışın…

Öğretmen zili çaldı. Gelişlerinin tersine suskun bir şekilde sınıflarına gittiler. Çok üzüldüm; acaba hata mı yaptım, onları çok mu kırdım diye düşündüm. Sonra da “Canım bir derslik heyecana hayaller feda edilmez ki…” diyerek kendi kendimi teselli etmeye çalıştım. Her zamankinden daha yavaş adımlarla öğretmenler odasına doğru yürüdüm.

Kızların karar değiştirmelerini edebiyat öğretmenleri Doğan Beye anlattım, o da olumsuz karşıladı. Öğrencilerle konuşmuş, öğretmenlik tercihlerini üçüncü tercihleri olarak değiştirmişler.

 

Öğretim yılı sonunda Özge birinci, Dilek okul üçüncüsü olarak mezun oldu. Çiğdem’in de derecesi iyiydi. Ben il içi atama yoluyla Üsküdar Cumhuriyet Lisesine atandım, dört ay görev yaptıktan sonra da Üsküdar Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesine geçtim.

Özge ile Çiğdem’in yüksek puan aldıklarını, Dilek’in Boğaziçi’ni ikinci yıl kazanabildiğini duydum. Diğerlerinin hangi okulu kazandığını öğrenemedim. Başka okulda olmam nedeniyle de uzun zaman haber alamadım.

Altı yıl sonra, öğretmenler gününde, Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi’nde, postayla gelen bir nikâh davetiyesine iliştirilmiş kartın arkasında; “Hocam; kesilecek, biçilecek bir yeriniz varsa, beklerim. Çapa Tıp Fakültesi öğrencisi: Özge.” yazıyordu. Anlaşılan genel cerrahlığı seçmiş. Çok duygulandım, öğretmenler odasına yüzümü yıkadıktan sonra gidebildim.

  

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS