TÜRKÇE YAZILDIĞI GİBİ OKUNAN, KONUŞULDUĞU GİBİ YAZILAN BİR DİLDİR

Ön bilgi_: Aşağıdaki yazı, saygıdeğer sunucu,  Ayşe Egesoy’un "Türkçe Yazıldığı Gibi Okunan Bir Dil midir?" başlıklı konuşmasında,  Türkçenin kesinlikle yazıldığı gibi konuşulan, konuşulduğu gibi yazılan bir dil olmadığını iddia etmesine yanıt olarak yazdığım mektuptur. Kendilerine ulaştırmam mümkün olmadı, videoyu yayınlayan kuruma  Ayşe Hanımla paylaşmaları dileğiyle gönderdim. 11.09.2011

 

.......

Saygıyla, sevgiyle…

Türkçe, kesinlikle yazıldığı gibi konuşulan konuşulduğu gibi yazılan bir dildir. Konuşmanızda verdiğiniz örnekler dildeki konuşma kusurlarıdır. Dilin genel niteliğini değiştirmez.

Güzel konuşmak isteyenlere, sunucu olmak isteyenlere, ince ve kibar olmak isteyenlere umut saçıyorsunuz. Türkçeye olan sevginiz ve söyleyişle ilgili duyarlılığınız hayranlık uyandırıyor, imrendiriyor.

Geçen hafta, http://www.uzmantv.com/turkce-yazildigi-gibi-okunan-bir-dil-midir adresinde bulunan videonuzu dinledim. Türkçe hayranlığınızı ve hassasiyetinizi bildiğim halde, hayal kırıklığına uğradım. Konuşmanızda, “Yıllardır okullarda şöyle öğrendik, öğrendiniz…” biçimindeki sözlerinizle sanki Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin yanlış yaptıklarını ima ediyorsunuz, onları suçluyorsunuz.

33 yıldır Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapıyorum. Sizlere katılmıyorum. Türkçe kesinlikle yazıldığı gibi konuşulan, konuşulduğu gibi yazılan bir dildir. İddianıza duyarsız kalamadığım için bağışlayınız.

Türkçenin yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi yazılan bir dil olmadığını öylesine basa basa, öylesine vurgulu söylüyorsunuz ki; “gelecem, yapacam, diil, soora…” ve benzeri söyleyişlerden övgüyle söz ediyorsunuz. Dilin akıcılığına vurgu yaparak adeta izleyicileri özendiriyorsunuz. Merak ediyorum, öğrencilerinize hangisini öneriyorsunuz? “gelecez, bilecez…”leri mi, yoksa “geleceğiz, bileceğiz…”leri mi? Eminim ki; derslerinizde öğrencilerinize doğru olanı öneriyorsunuzdur.

“Türkçe kesinlikle yazıldığı gibi konuşulan, konuşulduğu gibi yazılan bir dil değildir” biçimindeki sözleriniz gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Türkçe yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi konuşulan bir dildir. Sözünü ettiğiniz söylemler dilin kendi kuralları doğrultusunda, konuşma dilinde yapılan doğal hatalardır. O hataları yapmadan konuşmak herkes için bir inceliktir, herkesin özlemidir. Verdiğiniz örneklerin hiç biri Türkçenin yazıldığı gibi konuşulan bir dil olmadığının kanıtı olamaz.

Yazıldığı gibi okunmayan, okunduğu gibi yazılmayan dil deyince, aklıma Fransızca geliyor. Zira okullarda öğrendiğim kadarıyla Fransızca sözcüklerin yazılışları ve okunuşları birbirinden çok farklı. Örneğin; 7-8 harfle yazılan“chapeau, chapeaux”un okunuşu, 4 harfli “şapo”; 8 harfle yazılan “monsieur”un okunuşu, 5 harfli “mösyö”, 13 harfle yazılan “s’il vous plait”in okunuşu 8 harfli “silvuple”dir. Yazıldığı gibi okunmayan, konuşulduğu gibi yazılmayan dil budur.

İngilizcenin de Fransızcadan farkı yok: 20 karakterden oluşan “William Shakspeare” sözcüğünün okunuşu 15 karakterle “Vilyım Şekspir” biçimindedir. 9 harfle yazılan “although”nun okunuşu 5 harfli “aldo”dur. Günlük yaşamdaki söylenişle yazılı metnin okunuşu arasında fark yoktur. Bu tür dillerde asıl fark, yazılıştadır.

Yukarıda verdiğim örnekler çoğaltılabilir. Başka dillerden de yüzlerce, binlerce örnek gösterilebilir. Fakat Türkçeden bir örnek gösteremezsiniz. Çünkü Türkçede, yazılışıyla okunuşu arasında harf farkı olan sözcük yoktur… Konuşmalarda görülen farklılıklar, dilin temel gerçeğini değiştirmez. Sizin de söylediğiniz gibi dil, sözcüklerde bulunan fazlalıkları atma, onlardan kurtulma eğilimi içinde olur. Ancak bu eğilim önce konuşma diline, sonra yazı diline geçer. Bu değişimin en güzel örneği küçük ünlü uyumudur. Bu uyum Türkiye Türkçesinden önce var mıydı? “İçün” sözcüğü önce konuşma diline “için” olarak geçti, daha sonra yazı diliyle bütünleşti. Kural haline geldi. Kim bilir, belki de gelecekte “gelecem, yapcam, soora, diil” sözleri de yazı diliyle bütünleşir… Nitekim birkaç yıl önce “öge” yazardık “öğe” okurduk; şimdi “öğe” yazıp “öğe” okuyoruz.

Burada şunu da belirtmem gerek; dilin kendi kuralları dışında olup da sonradan belirlenen kurallar doğrultusunda yazılışı ve okunuşu farklı olan sözcükler vardır: Örneğin, “Zonguldak’ın” biçiminde yazarız, “Zonguldağın” biçiminde okuruz; “Mehmet’in” biçiminde yazarız, “Mehmedin” biçiminde okuruz; kimileri de “program” biçiminde yazar, “proğram” biçiminde okur… Dediğim gibi, bunlar dili kullananlar tarafından icat edilmiştir, hiçbir zaman dil için bir genelleme ölçütü değildirler.

 

Yabancı dilciler bile Türkçenin bu özelliğinin farkındalar. Nitekim UNESCO tarafından Hollanda’da düzenlenen bir dil konferansında İngiliz dil bilgini, İngiliz halkının, özellikle de gençlerin sözcüklerdeki fazla harfleri atma eğilimlerinden son derece rahatsız olduğunu söyler. İngilizcenin Türkçe gibi kullanılmasından duyduğu kaygıyı, konuşmasının sonunda, “Arkadaşlar! Geleceğin dili, maalesef, ya Türkçedir ya da Türkçeleşmiş İngilizcedir” sözleriyle özetler.

 

Öğrencilik yıllarımda, sözcük telaffuzu konusunda değerli ustalar; Zeki Müren, Nedret Selçuker, Semih Sergen gibi sanatçıları ve okul arkadaşım Mesut Öktem’i örnek alırdım. Şiir okurken onlar gibi olmaya çalışırdım, çoğu zaman onları taklit bile ederdim. Fransızca öğretmenim bu yüzden konuşmamdan çok şiir okumama hayrandı. Okul koridorlarında karşılaştığımızda “Sefer, yakında bayram yok mu? Sizi ne zaman dinleyeceğiz?” diye sorardı.

Bir gün kopya çekmeye teşebbüs ettiğim gerekçesiyle disipline verilmiştim. Fransızca öğretmenim, müdür başyardımcısına rağmen kopyayla ilgili, kimsenin soru sormasına fırsat vermedi. Bir şiir okursam ceza almayacağımı söyledi. Korku ve heyecan içinde şaşkın bir durumdaydım. Israrları üzerine Yahya Kemal Beyatlı’nın “Geçmiş Yaz” adlı şiirini okumuştum. Sert ve ürkütücü bakışlarıyla tanınan müdür başyardımcısı kalkıp yanıma geldi, tebrik etti. “Zaten kopya çekmemişsin, iyi veya kötü hepimizin böyle teşebbüsleri olmuştur, çoğu da eyleme geçememiştir… Öyle olunca da ceza gerekmez” deyip bana kapıyı göstermişti.

Ben, güzel konuşan, güzel şiir okuyan sanatçıları örnek aldığım için öğretmenlerim tarafından takdir gördüm. Sözcükleri yazıldığı gibi söylemeye çalıştım. Aksini yapsaydım, bu anı yaşamazdım, Fransızca öğretmenimi anımsamazdım.

Lisede öğrenciyken, kimya öğretmenimiz tahtaya, “cam tüp” biçiminde yazar, “çam tüp” biçiminde okurdu. Gülen öğrencilere çok kızardı; çoğu zaman da sözlüye kaldırır, sıfır verirdi. Meğer ona haksızlık etmişiz.

Şimdi düşünüyorum! Otuz yıldan fazla zamandır Türkçe öğretmenliği yapıyorum. Eğer Türkçe yazıldığı gibi konuşulan bir dil değilse; öğrencilerimize, günlük yaşamlarında sözcükleri yazıldığı gibi söyleyenleri değil de; “….. gelecez, yapacaz, bilecem, soora, diil” gibi konuşanları mı örnek gösterecez?

Şimdi düşünüyorum! Türkçe derslerinde metinler okunurken, sözcükleri yazıldığı gibi değil de; Fransızcada, İngilizcede olduğu gibi, konuşulduğu gibi seslendiren öğrencilere “Aferin, güzel okudunuz mu?” diyecez? Bilerek ya da bilmeyerek sözcükleri konuştukları gibi yazan öğrencilere uyarı yapmayacaz mı? Kompozisyonlarda hatalı yazılan sözcükleri, konuşma dillerinin etkisi altında kalmışlardır, deyip görmezlikten mi gelecez?

Eğer Türkçe konuşanlar “geleceğim” yerine “gelecem”, “uyuyorsunuz” yerine “uyuyonuz” ve benzerleri gibi söylüyorlarsa; bu dilin bir özelliği değil, söyleyiş farkından doğan kusurlardır. Diksiyon derslerinizde öğrencilerinize günlük konuşmalarında “geliyorum” yerine “gelecem” demelerini öneriyor musunuz? Sesleri kusurlu telaffuz edenler sunucu olarak radyo veya televizyonlara çıkarılıyor mu? Biz, Türkçe öğretmenleri olarak öğrencilerimizi, bu söyleyiş kusurlarını yapmamaları konusunda yıllardır uyarıyoruz. Başarılı ve iyi bir sunucu olmak isteyenleri uyarıyoruz. Sözcükleri doğru telaffuz etmeleri gerektiğini, başka bir deyişle yazıldığı gibi söylemeyi alışkanlık haline getirmelerini istiyoruz.

Videodaki konuşmada bizleri itham ettiğiniz gibi, öğrencilerimize yıllardır hep böyle anlattık, bundan sonra da anlatmaya devam edeceğiz.

Saygı ve sevgiler.

Sefer YÜRÜK

Türkçe ve Edebiyat Öğretmeni

Ek not_:

Daha sonra yazdığı başka bir yazısında, Türkçe öğretmenleri alınırken diksiyon elemesi yapılması gerektiğini belirtiyor. Bu görüşüne katılmamak mümkün değil. Ancak bu uygulama sunucu alımlarında da geçerli olmalı mı? Yoksa "gelecem, geliyon, diil..." gibi söyleyen sunucu adaylarına öncelik mi verilmeli!

 

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS