ÜSTÜN ZEKÂLI ÖĞRENCİLERE FARKLI BİR BAKIŞ

09.03.2014

Son yıllarda üstün zekâlı çocuklar gündemden hiç düşmüyor. Sevindirici bir gelişme… Vakıflar kuruluyor, dernekler faaliyete geçiyor, özel okullar yarış halinde üstün zekâlı çocuklar için özel sınıflar açıyor. Özel sınıfla yetinmeyen özel okul kurucuları üstün zekâlılar okulu açıyorlar…

Bundan on yıl, yirmi yıl, hatta otuz yıl önce böyle sınıflar var mıydı? Varsa da günümüzdeki kadar yaygın mıydı? Üstün yetenekli öğrenciler için ha deyince danışacak veya önerilerde bulunacak kurum ve kuruluşlar var mıydı? Bu soruların en güzel yanıtı, o yıllarda yaşadıklarımızdır. Nitekim öyle öğrencilerle karşılaştık ki, bazılarının üstün zekâlı olduğunun farkına bile varmıyorduk, farkına vardıklarımız için de, ne yapacağımızdan emin olamıyorduk; sadece velilerini uyarmaya, onlara öğüt vermeye çalıştık. Bazen de birlikte görev yaptığımız öğretmen arkadaşlarla yerel çözümler ürettik.

1970’li yıllarda, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesinde öğrenciyken, sınıfımızda süper denebilecek çok özel bir kız arkadaşımız vardı. Şimdiki üstün zekâlı tanımlardan anladığıma göre, gerçek üstün zekâlı o olmalıydı. Çünkü ona hayran kalmayan ne öğretmen ne de öğrenci vardı. Ona ‘süper zekâ’ derdik. Zekâsının coşkusuna karşın, sınıfın en hareketsiz öğrencisiydi. Çok içine kapanık ve sessizdi. Ders aralarında sınıftan dışarı çıktığı çok nadir olurdu. Hep sırasında oturmak isterdi. Fakat kompozisyon hariç bütün derslerde son sözü daima o söylerdi. Hele tarih, coğrafya, sanat tarihi, felsefe grubu gibi anlatmaya dayalı derslerde, o tahtaya kalkıp anlatmaya başladığı zaman cümlelerini kitaplardan izleyebilirdik. Tabi ki kitabı aşmadığı zamanlar… Çünkü bazen kitaptaki cümleler arasına kendinden cümleler de eklerdi.

Hiç parmak kaldırmazdı. Çünkü bütün öğretmenlerine tek tek ricada bulunmuş, bazı öğrencilerin tepkilerinden duyduğu kaygılardan dolayı, parmak kaldırmasa da, parmak kaldırmış gibi söz vermelerini istemiş.

Matematik dersinde de en zor problemler ona kalırdı. Edebiyat derslerinde ise, öğretmenimiz Ruhsar Zübeyiroğlu hep sitem ederdi. Çünkü edebiyat konularında hiçbir sorun yaşamazken kompozisyonları çok kötüydü. “Bilerek yazmadığını, eğer istersen pekâlâ yazabilirsin” diyordu. Sert ve kırıcı olduğu zamanlar da oluyordu.

Dün gibi anımsıyorum, bir gün nasıl olduysa serviste yanıma oturdu. Zorunlu olmadıkça bir erkek öğrencilerle oturduğu görülmüş şey değildi. Bir süre suskunluktan sonra, “Bana kompozisyon yazmayı öğretir misin?” diye sordu. Çok şaşırdım, biraz da düşündüm. Çünkü benim kompozisyonlarım da, 10’lu not sisteminde, 5’ten aşağı inmez, 6’dan yukarı çıkmazdı. Ona nasıl ders verebilirdim! Hakkımda bir yanılgının kurbanıydı. Sınıf arkadaşlarım beni, okulun değil, sanki ülkenin en büyük yazarıymışım gibi abartırlardı. Gerçi haksız da sayılmazlardı; o yıllarda, Zonguldak’ta yayınlanan; “Küçük Gazete”, “Haber”, “Sancak”, “Şafak” gibi mahalli gazetelerde hem şiirlerim hem de köşe yazılarım yayınlanıyordu. Üstelik siyah-beyaz resmimle birlikte… Buna rağmen kompozisyon yazılılarında çok iyi sayılmazdım; gerçi hiç zayıf almazdım, 5 ile 6 arasına sıkışıp kalmıştım. Bir kez 7 aldığımı anımsıyorum.

Edebiyat öğretmeni gazetelerdeki yazılarım konusunda bir kez olsun konuşmadı. Sınıfta onore etsin, isteklendirici sözler söylesin, iyi dileklerini söylesin… Sanki aramızda şeffaf bir duvar vardı; ne benden yana geçerdi, ne de binim geçmeme izin verirdi… Ancak kötü yazdığım kompozisyon sınavlarında notları okurken bana anlamlı bakar, sanki hak etmediğim bir not vermiş gibi, “Beş” derdi. Belki de bu yüzden ona çok saygı duyardım.

Süper arkadaşıma “Hayır” diyemedim. O an aklımdan “Kelin merhemi olsa, kendi başına sürer” diye geçti. Sonra da “Terzi kendi söküğünü dikemezmiş” atasözü aklıma geldi. Derken başladım anlatmaya. Sonra okulda devam ettik. Kağıt üzerinde şekillerle somutlaştırarak kavratmaya çalıştım. Birkaç gün öğle teneffüslerinde devam ettik. Herkes şaşkındı. Yakıştırma yapanlar, farklı yorumlayanlar oldu. Bir süre sonra kompozisyon yazılısına girdik. Öncekilerden daha iyi yazdığını söylemekle yetindi. Teşekkür eder diye bekledim, ama iyi niyetinden kuşku duymak aklımdan bile geçmedi. Yazılıdan 7 aldı. Onun için diğer derslerden aldığı 9 ve 10’lar sıradan notlardı. Fakat kompozisyondan aldığı 7 ile havalara uçtu, sevinçle kız arkadaşlarına sarıldı. Bu başarısında katkım olup olmadığından emin değilim, anımsadığım tek şey, bu 7’den sonra bir daha dersimiz olmadı.

O yıllar aynı sınıfta olduğumuz için kendisine hayrandık. Oldukça güzel sayılırdı. Bir defasında, bir hafta okula gelmedi. Hasta olduğunu söylediler. Üzüldük. Ancak sonra öğrendik ki, sırasında otururken usulca yanına oturan bir öğrenci, arkadaşlık teklifi yapmış. Heyecandan kıpkırmızı kesilen kız, ağlamaklı bir halde kız arkadaşlarına bile bir şey söylemeden,  son dersi de beklemeden okuldan ayrılmış. Çantasını da almış.

Meğer yanlış tanımışız. Erkek öğrencilerle konuşmamasını, okul dışında bir sevgilisi olduğuna yorumluyorduk. Meğer gönül konularından büsbütün uzakmış. Okul sırasında yapılan teklife neden bu kadar üzüldü anlayamadık. Utancından ve üzüntüsünden hasta olmuş dediler. Hayal kırıklığına uğradık.

Adını bile anımsayamadığım bu süper arkadaşım için ne yapılabilirdi? Öğretmenlerimiz farkında oldukları bu arkadaşımız için ne düşünmüşlerdi? Ailesiyle konuşmuşlar mıydı? Sanırım o yıllarda, bu tür sorular da yoktu, yanıtları da...

O süper arkadaşımızı okul bittikten sonra bir daha görmedim. Dilerim, bu yazıyı okur ve arar…

Bu tür öğrenciler için şimdi ne yapılıyor? Sadece testler yeterli oluyor mu? Öğretmen gözlemlerinin hiç mi değeri yok?

 

***

Üstün zekâlı öğrenci belirlemek için nerelere kadar gidiliyor? En uzak okullardaki süper öğrencileri öğretmenlerin görmesi yetmiyor, birilerinin oralara gitmesi gerek.

 

1981-1982

Akyazı/Karapürçek Ortaokulunda görev yaptığım yıllarda, derslerde gösterdikleri başarılarıyla dikkatimizi çeken altı öğrencimizi fen lisesi sınavlarına hazırlamak için cumartesi günleri ders yapmaya karar verdik.

Okulumuzda üç derslik ve toplam 48 öğrencimiz vardı. Dersliğin biri belediye binasının zemin katında bir dükkân, diğeri çarşı içinde eskiden kahvehane olarak kullanılmış bir yer, üçüncüsü de Adapazarı yolu üstünde bir evin altında ahır olarak yapılmış bir yerdi. Öğretmenler odamız belediye katındaydı. Ayrıca yönetim odamız yoktu. Müdür, sekreter, öğretmenler hep bir aradaydık. Yağmurlu günlerde sınıflara şemsiye ile gederdik.

Bu kadar az öğrenci içinde kendilerini fark ettiren altı öğrenci, derslerde gösterdikleri başarıyla dikkatimizi çekti. Üstün zekâlı olup olmadıkları konusunda bir yargımız yoktu. Çalışkan tanısı koyduk. Onlar için ek bir şeyler yapma gereğini hissettik.

Okul müdürü hariç yedi öğretmen olarak hepimizin ilk görev yeriydi. Mesleğe yeni başlamanın heyecanının da etkisiyle, bu öğrenciler üzerinde yoğunlaştık. Kendi aramızdaki görüşmeler sonunda, diğerlerinden ayrı olarak cumartesi günleri ders yapmaya karar verdik. Öğrencilerle görüştükten sonra, velilerine anlattık, onaylarını aldık. Anımsadığım kadarıyla Türkçe, matematik, fen bilgisi ve yabancı dil dersleri için takviye dersler yapmaya başladık. Ücretin sözünü bile etmedik, ettirmedik. Ancak okulu ziyaret eden veliler eli boş gelmiyordu. Mevsimine göre hurma, fındık, ceviz, ayva gibi meyveler öğretmenler odasından hiç eksik olmazdı. Kendi adıma, her biri yarım kiloyu aşan hurmalarla ilk kez orada tanıştım.

Bir öğretim yılı içinde diğer öğretmen arkadaşlarım öğrencilerin evlerini de ziyaret etti. Velileri de bu çalışmalara ortak ettik. Neticede, belki abartı gibi gelecek, ama gerçek olan; altı öğrencimizin altısı da o yıl yapılan fen lisesi sınavlarını kazanmasıydı.

Fen lisesi sonuçları açıklandıktan bir süre sonra Sakarya Milli Eğitim Müdürü Fahri Yetiş ziyaretimize geldi. İlk sözü, “Bu öğretmenler, kutlamak için gelmeleri beklenmez, ancak ayaklarına gidilir, dedim ve geldim”  demişti. Hepimize birer ajanda hediye etti. O güne kadar hiç ajandam olmamıştı.

Erkek öğrencilerimizden ikisi fen lisesine gitti, diğer ikisi Adapazarı’nda genel liseye devam etti.

İki kız öğrenci için çok üzüldük. Bütün çabalarımıza rağmen fen lisesine göndermeleri için özellikle babalarını razı edemedik. Biri Adapazarı Ticaret Lisesine kayıt yaptırdı, diğerinin ise hiçbir okula gönderilmedi.

Aralık 1982 yılında Mekece Ortaokulu Müdürlüğüne atandıktan bir yıl sonra öğrendim ki, okumasına izin verilmeyen kız öğrencimizi evlendirmişler.

Bugün aklımdan geçen şu: Acaba o yıllar yetersiz mi kaldık. Sadece öğrencilere odaklanırken, velileri unuttuk mu? Zaman zaman onları da okula getirseydik, ya da ev ziyaretlerinde hep öğrencilerden söz edeceğimize, biraz da anne-babaların yaklaşımlarını kurcalasaydık… Sohbetlerin yönünü değiştirseydik… Hatta bir şekilde eğitim verseydik… Farklılık olur muydu? Sonuç değişir miydi?

Bugün aklımdan geçen şu: Uzak okullarımızda benzer öğrencilerin olduğundan eminim. Onlar için ne yapılıyor? Onları kim fark ediyor? Onlara ulaşılabiliyor mu? Sadece zekâ testleri yetiyor mu? Tüm öğrenciler için zekâ testi yapılabiliyor mu?

***

Yıl 1989-1989 öğretim yılı:

Ümraniye Nevzat Ayaz Lisesi ortaokul bölümünde Türkçe öğretmeniyim. Adını yanlış anımsamıyorsam, ortaokul ikinci sınıfta, Serkan adlı bir öğrencim vardı. Ondan başka daha birçok öğrencim vardı da, Serkan başkalığın ötesinde bir öğrenciydi. İlk kez ‘üstün zekâlı’ kavramını onun için telaffuz etmeye başladım. Çok hareketli olmasına rağmen, saygınlığı ve düzgün konuşmasıyla dikkati çekiyordu.

Bir gün derste, Türkçe ders kitabından okuduğum bir metni öğrencilere okutmama fırsat vermeden parmak kaldırdı. “Niçin parmak kaldırıyorsunuz?” dedim. “Anlatayım Hocam!” dedi. Anlatmasına izin verdim. Tahtanın önüne geçti.  Başladı konuşmaya. O da ne, okuduğum metin bir buçuk sayfaydı, Serkan’ın anlattıkları iki sayfayı bulmuştu. Üstelik konudan da hiç uzaklaşmadan... Daha önce metni birkaç kez okuduğunu düşündüm.

Daha sonraki derslerde pek çok kez aynı başarıyı tekrarladı. Bazen dinlemediğini gözlemlediğim zamanlar bile, neden dinlemediğini sorduğumda, hiç tereddütsüz ayağa kalkıp sıradan çıkar gibi yaptı, ya da onayımı bile almadan tahtanın önüne koştu, “Hocam, anlatayım mı!” dedi.

Bir gün denemek amacıyla, “Felsefenin İlkeleri” adlı kitaptan, kendimin bile birkaç kez okuduğum halde kavramakta güçlük çektiğim bir metni sınıfta okudum. Kim anlatacak dememe kalmadan Serkan ayağa kalktı ve elini havada sallayarak, “Hocam! Hocam!” diyordu. Parmak kaldıran birkaç öğrenci daha vardı, Serkan’ın hareketli parmağı karşısında sessizlerdi. Serkan’a elimle işaret ettim, koşarak geldi. Başladı anlatmaya. Türkçe ders kitabındaki metinlerde olduğu gibi hiç farkı yoktu. Yine aynı şekilde, sanki daha önce defalarca okumuş gibi anlatmaya başladı. Hayran kaldım. Bir yandan da yaptığımın doğru olmadığını düşündüm, acaba hata mı yapıyorum, dedim kendi kendime... Serkan çok masumdu, denendiğinden haberi yoktu.

Kavrama ve anlama yeteneğini öteki derslerde kendini gösterdi. Öğretmenlerini dinleyerek öğrendikleriyle sınavlardan yüksek notlar aldı. Ödev yapmayı sevmiyordu, aslında “sevmiyordu” demek belki yanlış olur, yararsız buluyordu. Çünkü “Öğrenmek için ödev veriliyorsa, ben dinleyerek daha iyi öğreniyorum, ödev gereksiz” derdi. Bu durumun onun için ve onun gibi olan öğrenciler için tehlike olacağının farkındaydım. Çünkü sınıflarımız homojen değildi. Konularımız onlar için çok basit kalıyordu. İlkokulda öğrendiklerini sınıftaki tüm öğrenciler için adeta tekrar ediyorduk, oysa onlar unutmadıkları bu bilgileri tekrar dinlemekten sıkılıyordu. Kısacası müfredat onlar için çok küçük geliyordu.

Serkan’ın Babası Teletaş’ta mühendisti. Onu çağırdım mı, yoksa veli toplantısı sırasında mı söyledim, tam olarak hatırlamıyorum. Serkan’ın özel durumunu ve onunla ilgili gözlemlerimi anlattım. Kaygılarımı dile getirdim. Bir şeyler yapması gerektiğini, en azından fen lisesi için hazırlanması gerektiğini söyledim. Söylediklerimi önemsemediğinden mi, yoksa o gün için Nevzat Ayaz Lisesi dışında bir çözüm bulamadığından mı, bilemiyorum; Serkan bir yere gitmedi.

 

Dönem sonunda bütün notları yüksekti. Takdir aldı. Fakat aynı başarı ikinci dönem devam etmedi. Okuldan kaçışlar yüzünden öğretmenleri dinleme fırsatı bulamadı. Düşük gelen yazılı notları yüzünden bunalıma girdi, saldırganlaştı, okulda bulunduğu her gün bir öğretmenle zıtlaşmaya başladı. Konuşmasıyla, davranışıyla öğretmenlerinin gönlünü fetheden Serkan gitti, yerine bambaşka bir Serkan geldi.

Oben Bey adında, hepimizden deneyimli ve çok saygıdeğer bir matematik öğretmeni ustamız vardı. Ona anlattım. Serkan’daki değişimin o da farkındaymış. Velisiyle o da konuşmuş. Daha sonra yöneticilerle de konuştuk. Bildiğim kadarıyla bir önlem alınamadı.

Bir gün, öğretmenler gözetiminde kır gezisine çıkan öğrencilerimizden bazılarının, çevrede bulunan yabancı gençlerle kavga ettikleri haberi geldi. Jandarma tarafından ifadesi alınan öğrenciler arasında Serkan’da vardı. Ceza aldılar mı, hatırlamıyorum. Ancak birkaç gün sonra okula geldiklerinde, Serkan’a bahçede, “Neden olayların içinde hep sen varsın!” der demez, yüksek sesle kendini savunmaya başladı. Karşımda bambaşka bir Serkan vardı. Ağzından küfür sayılabilecek sözler çıkıyordu.

Öğretim yılı sonunda birkaç dersten bütünlemeye kaldı. Ertesi öğretim yılında,  Üsküdar Halide Edip Adıvar Lisesine gittiğini öğrendim. Bir daha haber alamadım.

 

Bu tür öğrenciler ne saymakla ne de anlatmakla biter. İki okuldan vereceğim örneklerle, sözlerimi bitireceğim:

Nevzat ayaz lisesinde, “Hocam, parmak kaldırmaktan kollarım yoruldu”, “Bana neden hep en son söz veriyorsunuz”, “Okulun en güzelleri de en başarılıları da biziz!”, “Her gün bizim için koşturuyorsunuz, size zorluk çıkardığımız için özür dileriz” diyen öğrencileri de anlatmak gerek. Her birinin ayrı öyküsü vardır. Hele, Üsküdar Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi öğrencileri daha da başkaydı. Seviyelerine ancak İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün ders notlarıyla ulaşabildim. Zaman zaman onların da az geldiği konular oldu. Sınıfın birinde, dersin son beş dakikasında konu bitince, zaman doldurmak amacıyla öğrencilere açıklama yapmadan dolanmaya başladım. Daha iki dakika geçmemişti ki, parmak kaldıran bir öğrenci, “Hocam, şimdi biz niye boş duruyoruz?” demez mi? O an kaynar sular başımdan aşağı döküldü. Yanıt vermekte zorlandığım anlardan birini yaşadım.

 

SONUÇ:

─ Üstün zekâlı öğrencilerin seçiminde, testlerle yetinmemeli, çünkü en etkili seçeneklerden biri de öğretmenlerin gözlemleridir.

─ Sınıf seviyesinin üstünde olan öğrenciler, kesinlikle kendilerine özel programlar uygulanmalı veya özel sınıflarda toplanmalıdır.

─ Bazılarına tuhaf gelecek ama öğrenci-öğretmen çatışmasının yoğun olduğu sınıflar, üstün zekâlı öğrenciler için doğru adres olabilir.

─ Bazı öğrenciler, yazılı anlatım çalışmalarında, başarısızlıklarının nedeni olarak bazı öğretmenlerin kendilerini anlamadıklarını yazıyorlar.

─ Ödev yapmayan bazı öğrenciler "Ödev, eğer öğrenmek için veriliyorsa, ben öğretmeni dinleyerek öğreniyorum, ödev zaman kaybı olmaz mı?"diyorlar

─  Öğrencilerin sürekli hareket halinde olmalarının temelinde, yanlış sınıflarda olmaları veya yanlış programa tabi tutulmaları yatmaktadır.

─ Çocukların biçimleneceği yer okullardır, okullardaki doktorlar da öğretmenlerdir; onlar da koydukları tanı karşısında çaresiz kalıyorlar.

─ Öğrencinin öğretmen tarafından şu ve bu nedenle veliye şikâyet edilmesi, öğretmenin tükendiği anlamına gelir ki, bundan büyük hata olmaz.

─ ÜSTÜN ZEKÂLI ÖĞRENCİLERİN BULUNDUĞU SINIFLARDA UYGULANAN PROGRAMLAR ÇOK İYİ SEÇİLMELİ VE KESİNLİKLE HER ŞEY ÖĞRETMENLERE BIRAKILMAMALIDIR.

─ ÜSTÜN ZEKÂLI ÖĞRENCİLERLE DERS YAPMAK İÇİN GÜÇ, YETENEK VE HAZIRLIK GEREKİR. HER ÖĞRETMENİN BU YÜKÜN ALTINDAN KALKACAĞI DÜŞÜNÜLMEMELİDİR.

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS