Öğretim Programlarınki KAZINIM Sayıları Yıllık Ders Saatinin En Az İki Katı Olmalı!

1. ÖĞRETİM PROGRAMLARINA GENEL BAKIŞ

Öğretim programlarında hangi konuların yer alacağı, biçim ve içeriğinin ne olacağı siyasi otoritenin tasarrufundadır.  İsterse öğretmen ve eğitimcilerin görüşünü alarak yapar, isterse akademisyenlere yaptırır,  isterse denenmiş ve başarılı olmuş ithal modelleri uyarlar…

Nasıl hazırlarsa hazırlasın, öğretmenlerin sorumluluğu, öğretim programlarındaki kazanımları öğretmekle sınırlıdır.

Öğretmenler programlarla ilgili eleştiri yapabilir, ancak bu eleştiriler kesinlikle sınıf kapısından içeri girmez.

 

2. ÖĞRETİM PROGRAMLARININ SUNUŞ BÖLÜMÜ

Öğretim programının sunuş bölümü yarım sayfayı, ortalama 150 sözcüğü geçmemeli. Eğer açıklama ve okuma bölümlerinin olması mutlaka gerekli görülüyorsa; ya tüm öğretim programlarının sunuşları/açıklamaları ayrı bir kitapta toplanmalı, ya da ayrı bir dosya oluşturulmalı. Başka bir deyişle, aynı klasör içinde;

Onay Bölümü,

Açıklamalar Bölümü,

Program Bölümü, başlıklarıyla üç ayrı dosya halinde sunulmalı.  

 

3. ÖĞRETİM PROGRAMLARI ÇOK KISA OLMALI

Mevcut öğretim programları ortalama 70-80 sayfanın üzerinde. Örneğin, Dil ve Anlatım Programı 130 sayfa!

Anayasalar bile bu kadar uzun değil!

Tüm öğretim programları her sınıflar bazında 3 sayfayı, toplamda 8-10 sayfayı geçmemelidir.

Öğretmenin elinin altında bulunan 8-10 sayfalık basit bir öğretim programı; bilgisayarda olan veya dolaptan hiç çıkmayan 70-80 sayfalık mükemmel bir öğretim programından çok daha değerlidir, çok daha yararlıdır.

Öğretmenlerin sayfalar dolusu öğretim programlarını okudukları konusunda bir araştırma yapıldı mı?

Yıllık planların son sayfasında öğretim programının esas alındığı, zümre tutanaklarında okunduğu yazsa da, bu yazılanlar gerçeğin öyle olduğu anlamına gelmez. 36 yıldır katıldığım Zümre Öğretmenler Kurullarında, öğretim programlarının okunduğuna, bölüm başkanı olduğum yıllar da dâhil, tanık olmadım.

 

4. KAZANIMLAR

Kazanımlar programın en önemli bölümüdür.

Hangi konu işlenirse işlensin, öğretmenin önceliği o konularla ilgili kazanımları öğrencilerine kazandırmaktır.

Kazanımlar konu seçiminde rehber özelliği taşır, konuların öğretilmesinde ise ölçüt görevi yaparlar.

Bu yüzden öğretim programlarının en başında yer almalı.

Sayıları bir dersin 36 haftalık ders saati toplamının en az iki katı olmalı.

 

Mevcut öğretim programlarından bazılarının KAZANIM sayıları:

DERSLER

9. SINIF

10. SINIF

11. SINIF

12. SINIF

COĞRAFYA

26

40

44

37

TARİH

44

64

33

62

TÜRK EDEBİYATI

123

152

199

175

DİL VE ANLATIM

73

124

113

135

FİZİK

43

45

69

74

KİMYA

33

39

46

37

BİYOLOJİ

25

21

34

29

MATEMATİK

58

49

51

39

GEOMETRİ

20

44

38

30

 

Bu tabloda görünen şu ki, öğretmenler arasında en isabetli konu birliği, eğer kazanımları esas alarak yıllık ders planı yapmışlarsa, sadece Türk Edebiyatı ile Dil ve Anlatım derslerinde beklenebilir.

BU KONUDA FAZLA SÖZE GEREK YOK:

KAZANIM SAYISININ AZ OLMASIYLA İLGİLİ OLUMSUZLUKLARI GÖRMEK İÇİN ORTAK YAPILAN SINAV SALONUNDA BULUNMAK YETER. ÇÜNKÜ PEK ÇOK ÖĞRENCİDEN “Bu konuları işlemedik ki…” İTİRAZLARINI DUYARSINIZ.

 

Örneğin Tarih ve Coğrafya Öğretim Programı taslaklarının her ikisinde, 9. Sınıflar için 35’er kazanım var. Yıllık ders sayısının bile altında… Programlarda değişiklik olmazsa Tarih ve Coğrafya öğretmenlerinin konu birliği içinde kalmaları çok zor olacak.

Çünkü kazanımlar sayesinde öğretmenler, NEYİN; NE ZAMAN, NEREDE, NE KADAR, NASIL, KİMİNLE, NE KADAR SÜREDE ve NASIL öğretileceğini planlar, öğrencileriyle paylaşır.

Öğrenciler de NEYİ; NE ZAMAN, NEREDE, NE KADAR, NASIL, KİMİNLE, NE KADAR SÜREDE ve NASIL öğreneceklerini bilirler. Hem kendilerine hem öğretmenlerine güvenleri artar

Kazanım sayısının çokluğu öğretmeni öğretim programına bağımlı kılar; OKULLAR ve ÖĞRETMENLER arasında konu birliği sağlar.

 

5. ÖLÇME DEĞERLENDİRME

Yazılı sınavlarda AÇIK UÇLU, ÇOKTAN SEÇMELİ, BOŞLUK DOLDURMALI, DOĞRU/YANLIŞ, BULMACA ve benzer biçimlerdeki soruların yüzdelik ağırlığı verilmesi yeterlidir. Bunları uzun açıklamanın yararı olduğunu düşünmüyorum.

Sözlü sınavların kaldırılması, bence büyük bir yanlıştı. Gerçi her ne kadar kaldırılsa da, sözlü sınavlar, öğretmenler tarafından farklı yöntemlerle aynen devam ettiriliyor. Bence en kısa zamanda yasak kalkmalı, hatta yazılı sınavların sözlü sınavlara galibiyeti sona ermeli. SÖZLÜ SINAVLAR TEŞVİK UNSURU OLARAK KULLANILDIĞI SÜRECE ÖĞRENCİLERİ İSTEKLENDİRMENİN TEMİNATIDIR. Öğretmene güven geri gelmeli, SÖZLÜ NOTUNU SİLAH OLARAK KULLANAN bazı istisna öğretmenlerin genele galip gelmesine kesinlikle izin verilmemeli.

Üzülerek söylüyorum; şu an eğitim gerçeğimizde ölçme-değerlendirmenin görünen yüzü:

MEB’İN ÖĞRETMENE, ÖĞRETMENİN MEB’E GÜVENİ SAĞLANMALI…

ÖĞRETMENİN ÖĞRENCİYE, ÖĞRENCİNİN ÖĞRETMENE OLAN GÜVENİ ONARILMALI…

 

6. YÖNTEM, TEKNİK VE UYGULAMA BÖLÜMLERİ

Öğretmenler kendilerinin hazırladıkları yıllık planlara aldıkları konuların, ya da, daha çok da internet ortamından indirdikleri yıllık planlarda yer alan konuların tümünü, öğrencilerin seviyesini göz önünde bulundurmadan öğretme anlayışındalar. Başka bir deyişle kendilerini adeta şartlandırıyorlar. “Müfredatı bitirmek zorundayım” sözleriyle de kendilerini savunabiliyorlar. Dolayısıyla arkalarına bakmadıkları için kimin öğrenmediğini göremiyorlar. Öğrenen öğrenciler ise kendilerini yazılı sınavlarda belli ediyor.

Sonuçta her şeyi öğreteyim derken merkezi veya yerel sınavlarda boş kâğıt verenlerle, sıfır çekenlerle karşılaşıyorlar. Yine de başarısızlığı sahiplenmiyorlar, özeleştiri yapmaya yanaşmıyorlar. Başarısızlığın nedenini öğrencilerin ders dinlememesine, tembelliğine, ödev yapmamasına yoruyorlar.

Şu veya bu sebeple onları suçlamak yanlış olur, kesinlikle sonucu değiştirmez.

Yüzlerce yıl öncesinde yapılan eğitim yanlışları maalesef günümüzde de devam ediyor. Geçmişteki öğretmenlerin haklı sayılabilecek nedenleri vardı; çünkü bilginin kaynağı kendileriydi, anlattıklarını öğrenciler dinlemeliydi, başka yerden öğrenme olanakları yoktu. Eğitim ve öğretimin kaynakları çok kısıtlıydı, öğretmeni dinlemezlerse öğrenemezlerdi. Bu yüzdendir ki; dersi bölenlere, anlatmasına engel olanlara ya da dinleyen öğrencilerin dikkatini dağıtanlara bireysel ilgi gösterecek zamanları yoktu, bu yüzden o tür öğrencileri önce sınıftan attılar, aileleriyle aralarını açtılar, ısrarcı olanları okuldan attırdılar. Bu uygulamanın kurbanlarından bazıları: Darwin, Edison, Einstein, Newton…

Oysa çağdaş eğitimde böyle eğitim anlayışının yeri yok, olmamalı da... Çünkü günümüzde öğretmen çoktan bilginin kaynağı olmaktan çıktı, bilginin yol göstericisi konumuna geçti. Öğrencilerin öğretmene muhtaçlığı azaldı. Çünkü öğretmenin güzellikle, hoşgörüyle, telkinle, baskıyla, disiplinle anlatmaya çalıştığı bilgiye, öğrenciler çağın kendilerine sunduğu olanaklar sayesinde çok daha hızlı ulaşabiliyorlar. Öğretmene muhtaçlıkları kalmıyor…

Günümüz öğretmenini dersin başından sonuna kadar konu anlatmaktan, yazdırmaktan, sayfalar dolusu ödev vermekten kurtarmalıyız. Çok geç kalmış olsak da, telafi edecek zamanımızın olduğu inancındayım.

Eğitim kurumlarımızdaki çelişkinin temelinde öğrencilerin teknolojik kaynakları ve onlara bağlı olanakları kullanım önceliğini öğretmenlerimizin kabullenememesi yatıyor. Bu durum öğrenci-öğretmen sürtüşmesini kaçınılmaz yapıyor, dolayısıyla başarının önü tıkanıyor.

Çağın eğitim anlayışına yetişemeyen öğretmenin “Beni dinlemiyorlar, yazdırdığımı yazmıyorlar, ödev yapmıyorlar…” biçimindeki yakınmaları artık gündemden düşmeli, bunlar yaklaşık 40-50 yıl gerilerde kaldı.

Nitekim 2004’te kademeli olarak öğretim programlarının ve kitaplarının yenilenmesiyle başlatılan Öğrenci Merkezli Öğretim Modeliyle birlikte maalesef ÖĞRETMENİN ÖĞRETİME OLAN BAKIŞININ VE YAKLAŞIMININ DA DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKTİĞİ gündeme gelmedi.

Buna karşılık öğretmenlerin yetersizliği, buna bağlı olarak da eğitilmesi gerektiği üzerinde duruldu. Aklım almıyor; 5 yıllık, 15 yıllık, 20 yıllık öğretmenlere kimler öğretmenliği öğretebilir ki? Akademisyenler mi? Deneyimli/başarılı öğretmenler mi? İsterse dünyanın en iyi eğitimcileri ders versin! Öğretmenlerimiz için yararlı olacağından kuşkum olmaz, ancak sınıfa ve öğrenciye yansımayacağını söyleyebilirim, bunu iddia da ederim.

Çünkü sorun öğretmenin eğitiminde, alan bilgisinde veya pedagojik yetersizliğinde değil; sorun, öğretmenin sınıf kapısından girdiği 40 dakikalık süreçte… Bu süreç hep gözden ırak tutuldu. Belki de öğretmenliğin kutsal oluşu, öğretmenleri de kutsallaştırır beklentisine kapıldık.

Bu sorun öğretim programlarının güncelleştirilmesiyle, ders kitaplarının yenilenmesiyle, sınıflardaki öğrenci sayılarının azaltılmasıyla, öğretmen aylıklarının artırılmasıyla, en yeni teknolojinin sunulmasıyla düzelecek bir sorun değil! Eğitimden nitelikli verim alamayışımızın nedeni başka, bambaşka…

Sınıflara giden öğretmenlerin hiçbirinin elinde yol haritası yok! Doğaçlama yöntemiyle sınıf yöneten öğretmenin, sınıf kapısından girince karşılaşacağı yolların hangisini seçeceği belli değil.

Sınıf yönetiminin olmazsa olmazı olan A planı alışkanlığını öğretmenlerimiz kazanmadı ki, dolayısıyla B planının gerekliliğinden söz etmem anlamsız olur…

 

Not_: Yol haritası konusunda ayrıntılı bilgiye gerek duyulursa, Üsküdar Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi ile Doğa Kolejindeki uygulamalarımı anlatırım.

 

7. ÜNİTE SONUNDAKİ SORULAR

Ders kitaplarında, konu ve ünite sonlarında yer alan anlama ve kavrama soruları 30-40 yıl önce çok değerliydi. Ancak yardımcı kitapların çıkması, hele hele kitaplardaki soruların yanıtlarının internet ortamında yer alması, bu soruların değerini sıfıra indirdi, öğretmenlerin elini kolunu bağladı. 

O sorular çok doğru ve iyi hazırlanmış olmalarına rağmen artık ders kitaplarında yer almaları yararlı değil, maalesef öğretmen ve öğrencileri ya internete ya da yardımcı kitaplara yönlendiriyor. Kitaplardaki sorulara verdikleri yanıtlar kendilerinin görüşü olmuyor.

Doğru görünen bu yanlışın telafisi için EBA platformu var. EBA, öğretmenler için süper zengin bir market hazırlamış, mutfaklarında çok yetenekli ustalar olmalı, ancak okullara ve öğretmenlere servis yöntemleri çok başarısız… EBA servis yöntemini çok işlek hale getirilebilir, bu yolla öğretmenlerin rahat nefes alması sağlanabilir. Böylece öğrencilerin sorulara verdikleri yanıtlarda kuşku kalmaz.

Şu an için EBA Gerçekte var, ama okullarda var mı? Öğretmen ve öğrenciler yararlanıyor mu? Nitekim 11.02.2016 Perşembe günü Ataşehir İlçe Milli Eğitim Müdürünün düzenlediği müdürler toplantısında Sayın Ertuğrul Bilican’ın EBA sitesine giriş trafiği konusunda verdiği istatistik bilgileri duyunca çok şaşırdım, inanılacak gibi değildi, başkası söylese kesinlikle inanmazdım. EBA’daki o güzelim içeriklere yazık oluyor!

Teknoloji ile sınıf yönetimi arasında ilişkilendirme yapılmadığı içindir ki, derse giriş ziliyle çıkış zili arasındaki süreç EKRAN MERKEZLİ ÖĞRETİMİN saltanatına terkedildi. Bu yüzdendir ki, akıllı tahtadan beklenen verim alınamadı, alınamıyor.

EBA en kısa zamanda öğretimin yol haritasını öğretmenlerin erişimine açmalı.

EBA ÖYLE BİR YÖNTEM TASARLAMALI Kİ, ÖĞRETMENLERİN EBA PLATFORNU HER HAFTA ZİYARET ETMEK ZORUNDA KALSIN.

BUNU SAĞLAMAK ZOR DEĞİL! YETER Kİ ÖĞRETMENLERE NİTELİKLİ BİR YOL HARİTASI SERVİS EDİLSİN!

 

7. İÇLER ACISI GÜZELİM DERS KİTAPLARI!

(Mektubum uzadığı için ders kitaplarıyla ilgili konuları, sadece soru olarak bilginize sunuyorum)

Öğretmenler neden kitaba bağlı öğretim yapamıyor?

Öğrenciler neden ders kitabı taşımıyor? Problem nerede, kimde?

Öğretmen kılavuzları neden dolaplarından çıkmıyor? Neden raflarından inmiyor?

 

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS