ÖĞRENCİ ÖDEVLERİNDEKİ KISIR DÖNGÜ

Okullarımızda çözümlenmesi gereken en önemli ve en öncelikli sorunlardan biri de ödev konusudur. Bu konuda hem alışageldiğimiz anlayışı hem de ödeve bakış açımızı değiştirmeliyiz. Böyle bırakmak da yasaklamak da çözüm olmayacağına göre, gerçekçi bir yaklaşım kaçınılmaz. Geldiğimiz noktada çözümü öğretmenden beklemek gerçeği görmemek olur.

Siyasi otoritenin işi çok zor! Çünkü eğitimcilerimiz siyasi otoritenin takdirlerine yeni yeni önerilerle zenginlik katmak yerine, sürekli sistemi eleştirmekle meşguller. Hele en iddialı eğitimcilerimizin bile, öğretmenlerimizin eğitime ihtiyacı olduğunu söylemelerine bir türlü anlam veremiyorum.

Milli Eğitim Bakanımız şubat tatilinde ödev verilmesini yasaklayan bir genelge yayınladı. Bu kararın geçici bir tedbir olarak düşünüldüğünü sanıyorum. Çünkü bakanımızın bu genelgeyi kalıcı çözüm olacağı inancıyla yayınladığını düşünmüyorum, ödev vermeyi de durduracağına inanmıyorum. Tatile gireli iki gün oldu, MEB ile aynı görüşte olmayan bazı veliler, hala neden ödev verilmediğini soruyorlar.

Nitekim bu akşam, akşam haberlerini izleyenler, “Bakan Avcı'dan öğrencilere ödev 'baskını'” başlıklı haberi görmüşlerdir:

"Bir restoranın çocuk oyun odasında ödev yapan öğrencileri gören Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, İl Milli Eğitim Müdürlüğünü arayıp "ÖDEV VERİLMESİN" genelgesine uymayan okulların soruşturulması talimatını verdi.” 28.01.2016,  Radikal.com.tr

Bütün bunlar bir yana, okullarımızda ödev konusunun görünmeyen, daha doğrusu gölgede kalan bir boyutu var, kısır bir döngüye dönmüş durumda.

Bu döngüde öğretmenlerimizin günahı olduğunu düşünenlere katılmıyorum. Öğretmenler gerçek çözümün ne olduğunun bilincindeler. Fakat istemsiz yaşadıkları müzminleşmiş sorunlar karşısında yalnız kalınca, ürettiği çözümler değer görmeyince, kendilerini ödev kısır döngüsünün içinde buluyorlar. Bu döngü hem nitelikli öğretimi gölgede bırakıyor, hem de öğretmen-öğrenci, öğretmen-veli, öğretmen-okul arasındaki diyaloğa onarılması güç zararlar veriyor.

Döngü şöyle başlıyor:

Anne ve babaların pek çoğu çocuklarına, boş gördükleri her fırsatta ders çalışmaları, ödev yapmaları konusunda uyarıda bulunurlar.  Bu uyarılara öğrencilerin yanıtları hazırdır:

"Ödev yok ki, öğretmen ödev vermedi ki, neye çalışayım?"

Anne veya baba ikinci hamlesini yapar: “Defterlerin-kitapların ne güne duruyor, onlara çalış!”

Öğrenci bu kez de, “Öğretmen hep anlatıyor, yazdırdığı zaman da çok hızlı söylüyor, yetişemiyorum. Kitaplarda da hep soru var, cevaplarını nereden bulayım? İnternete de izin vermiyorsunuz, neye çalışayım?”

Bu ve benzer yanıtlar karşısında çaresiz kalan velilerin bazıları çocuğuna inanmıyor, işine öyle geldiği için, sorumluluğu üzerlerinden atmak için kendilerini savunduklarını düşünüyor. Ancak çocuğunun yalan söylemediği inancında olan pek çok veli öfkeyle öğrencinin defterlerini karıştırıyor, yazılı sayfaların az, ödev konularının yetersiz olduğunu görünce çocuğuna hak veriyor, soluğu okulda alıyor. Yöneticiler karşısında öğretmeni yerden yere vuruyor, öğretmenliğini tartışmaya kadar götürüyor. İstanbul’un en üstünde yer alan beş liseden birinde, bir veli matematik öğretmeni için, “Bu öğretmenin dört işlemden bile haberi yok!” deme cüretini gösterebiliyor. Bununla da kalmıyorlar, bulundukları her ortamda eğitim sistemini, okul yöneticilerini, öğretmenleri eleştiriyorlar; öğrencilik yıllarındaki öğretmenleri yere göğe sığdıramıyorlar; şimdiki öğretmenleri bilgisizlikle, beceriksizlikle suçluyorlar…

Bu tür veliler karşısında bilinçli öneticiler gülüp geçiyor. Ancak pek çok yönetici veliyi gönderdikten sonra ilgili öğretmeni çağırıyor, ödev konusunda görüş alışverişi yapıyor, bazı önerilerde bulunuyor. Bazıları resmi yazıyla uyarıyor, bazıları da kırıcı sözlerle öğretmenleri üzüyor.

Böyle yönetici ve velilerle karşılaşan öğretmenler ne yapsın?

Nitelikli verimin aranmadığı bir sistemde öğretmen ne yapsın?

Boş durmadığı kesin! Yaptığını kendisi de beğenmese de, akla hayale gelmedik ödevler veriyor. Veli ve yöneticilerin tepkileri sonunda öğretmen anlıyor ki; ne kadar sık ve ne kadar çok ödev verenler el üstünde tutuluyor, verdikleri ödev sayısı oranında takdir görüyorlar. Öğrencilerin değil, velilerin baş tacı oluyorlar.

 Az ve nitelikli ödev verenler takdir görmek bir yana, öteleniyor; başarılı olsalar da, öğrencilerinin notları dengeli olsa da, hatta diğer sınıflardan daha yüksek olsa da, velileri ikna etmeye yetmiyor.

Öğretmen asıl yapması gerekeni değil, herkes nasıl yapıyorsa onu yapıyor?

Yararlılığına inanmadığı halde, geribildirim yapamayacağını bildiği halde; başlıyor ödev bombardımanına… Çareyi her gün, her hafta ödev vermekte buluyor. Dolayısıyla kırmızı kalemle işaretleyerek yaptığı sıradan ödev kontrolleriyle yetinmek zorunda kalıyor, gerekli incelemeyi yapamıyor, değerlendiremiyor, zaten başarılı birkaç öğrenci dışında geribildirim yapacak zamanı olmuyor… Öğretmendeki bu boşluğu gören öğrencilerin çoğunluğu da, birkaç hafta içinde ödev yapmaz oluyor. Bu kez öğretmen öğrencilerine veryansın ediyor.

Sorunun kendisinden kaynaklandığını kimseyle tartışamıyor; kimle, nasıl tartışsın ki…

Olay burada bitmiyor!

Öğretmenler yöneticiler karşısına ya da rehberlik biriminin karşısına sık sık ödev verdiğini kanıtlarcasına, ödev yapmayan öğrenci listeleriyle çıkıyorlar.

Veliler karşısında ise intikam alırcasına baskın olmak istiyorlar, yöneticilerden ve rehberlik uzmanlarından aldıkları destekle ödev yapmayan öğrencilerin velilerini okula davet ediyorlar. Çocukların ödev yapmadıklarından, kitap defter taşımadıklarından yakınıyorlar. Her fırsatta öğretmenleri şikâyet etmeye alışan veliler, bu kez öğretmenin söyledikleriyle neye uğradıklarını şaşırıyorlar, çarpılmışa dönüyorlar… Bir süre sonra da öğretmen yakınmalarından kaçış başlıyor, okuldan uzaklaşıyorlar. Başarılı öğrencilerin velileri dışında, toplantılara gelmez oluyorlar.

Saygın bir özel okulda tanık olduğum şu olay beni çok üzmüştü: Deneyimli rehberlik uzmanı arkadaşım gözümün önünde, öğrencilerinin ödev yapmadığından yakınan bir öğretmene, “Derhal velilerini çağır” dedi. Genç yöneticilerden benzer uyarılar çok duymuştum, ancak alanın uzmanından böyle bir tepki hiç beklemiyordum.

Konu bununla noktalanmıyor, okula gelmeyen velilerin yerini bir süre sonra başka veliler dolduruyor.  Aynı yakınmalar, aynı şikâyetler, aynı savunmalar dönemden döneme, öğretim yılından öğretim yılına devam edip gidiyor…

Velhasıl ödev konusundaki bu kısır döngü öğretimin önüne set çekmekle kalmıyor; nitelikli öğretimin üstünü örtüyor, öğretmen ve öğrenci motivasyonuna hasar veriyor. En büyük darbeyi de öğretmen-öğrenci diyaloğuna vuruyor.

Milli Eğitim Bakanı da haklı olarak ödev vermeyi yasaklıyor!

Çözüm bu mu?

Ne söyleyeyim? Kime ne anlatayım?

 

Naçizane bir çözüm önerim var. Onu da resmi veya özel bir kurumun tüm okullara ÖNCELİK ve ÖNDERLİK etmesini gönülden diliyorum:

“OKULLARDA İNCELEME VE ARAŞTIRMA ÖDEVLERİ PROJESİ” (Ödev yapmayı kalıcı öğrenmeye dönüştüren, öğrenci-öğretmen diyaloguna can veren bir proje)

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS