ÖĞRETMEN GİBİ ÖĞRETMEN

Nitelikli Öğretmen Yetiştirme Projesinin Tanıtımı

EĞİTİM ÜNİVERSİTESİ ŞART!

Örgün eğitim kurumlarında öğretmenler için sıfatlandırılan, "başöğretmen, uzman öğretmen, stajyer öğretmen, usta öğretmen, kalfa öğretmen, çırak öğretmen, gibi söylemleri doğru bulmuyorum. Üstelik yönetmeliklerle somutlaştırılması çok yanlış. Farklı sınıflara farklı unvanlarla giren öğretmenlerin aynı değerde ders vereceklerini öğrencilere nasıl anlatılır? Veliler nasıl ikna edilir?

ÖĞRETMEN ÖĞRETMENDİR, ÖĞRETMEN GİBİ ÖĞRETMEN'DİR

 

― Ülkemizde, teknik, ticaret, ekonomi, spor, sanat alanlarında üniversite var, ancak 9 yüz bin öğretmenin istihdam edildiği ülkemizde EĞİTİM ÜNİVERSİTESİ yok. Ama 80’e yakın eğitim fakültemiz var, ne yazık ki, “Öğretmen yetiştirmeyi üniversiteye havale ettik. Üniversiteler 30 yıldır iyi öğretmen yetiştiremiyor (Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk)

Bir insanın eğitilmesi mi, yoksa tedavi edilmesi mi, önemlidir/önceliklidir? Teraziye koyarsak hangisi ağır basar? Bu soruların en güzel yanıtını bir İngiliz atasözü veriyor: “Bir gram eğitim, bir kilo tedaviden daha değerlidir.” Eğitimin önemini vurgulamak için bundan daha etkili bir söz olabilir mi?

Başka bir deyimle; öğretmenlerin yetiştirilmesi mi daha değerlidir, yoksa doktorların yetiştirilmesi mi?  Ne yazık ki bizde tam tersi yapılıyor; tıp öğrencileri doktor olmak için iki yıl staj yaparlarken, eğitim fakülteleri öğrencilerini dört haftalık stajla öğretmen yapıveriyor.

 

ÇÜNKÜ İNSAN SAĞLIĞI HATA GÖTÜRMEZ, BU YÜZDEN TIP FAKÜLTELERİNDEN DOKTOR OLMAYI HAK ETMEYEN HİÇBİR ÖĞRENCİ MEZUN EDİLMİYOR! EĞİTİM FAKÜLTELERİ DE ÖYLE OLMALI!

 

Oysa öğretmen yetiştiren kurumalar böyle mi yapıyorlar?

Öğrenci seçme sürecinde biraz fazla zaman harcayarak doğru adayları seçmiyorlar; buna karşılık kesin kayıt yaptırarak kabul ettikleri adaylara mezuniyet sonrasında “Öğretmen olamayacaksın” diyebiliyorlar.

Ülkemizde 80’e yakın eğitim fakültesi var. Prof. Dr. Ziya Selçuk Beyin de belirttiği gibi onlar öğretmen yetiştirmiyorlar, bilim adamı yetiştiriyorlar. Yetiştirdikleri bilim adamlarının ellerine diploma vererek salıveriyorlar. Onlarla bir daha organik bağ kurmuyorlar, geribildirim almıyorlar… Milli Eğitime öğretmen diye gönderiyorlar, daha doğrusu yutturuyorlar.

Öteden beri, eğitim enstitülerinin iyi öğretmen yetiştirdiği söylenir, içi boş bir söylem. Nitekim ben de Eğitim Enstitüsü mezunuyum. O enstitülerin en iyisi; Gazi miydi, Buca mıydı? Atatürk Eğitim Enstitüsü müydü? Eğitim koşulları ve olanakları farklı olabilir, ancak akademik anlamda hepsi aynıydı! Verdikleri akademik bilgiye kimse sözüm edemez, ancak öğretmenliğin A’sını göstermediler. Tüm hocalarımız, “Asıl öğretmenliği göreve başladıktan sonra öğreneceksiniz” diyorlardı. Onlara, “Öyleyse neden buradayız?” demek aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Belki geçiyordu da cesaret edemiyorduk, ya da doğal  sanıyorduk,  bilemiyorum.

 

Eğitim fakültelerinin staj için okullara gönderdikleri öğrenciler, gittikleri okullarda üç-beş hafta, toplamda 80-85 saat Uygulama Öğretmenlerinin derslerini –sanılıyor ki tamamını–   izliyorlar. En fazla bir ya da iki ders, konu anlatıyorlar… Hepsi bu kadar! Yüzden fazla öğretmen adayı stajyer öğrencim oldu, çoğunun akademik hocalarıyla bile tanışmadım. Yazdığımız raporları hocalarına teslim ediyorlar, ardından da hemen öğretmen oluveriyorlar, mezun oluyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı ne yaparsa yapsın!

 

Buraya kadar yaptığım saptamaların geniş açıklaması, ÖĞRETMEN GİBİ ÖĞRETMEN adlı projemdedir.

Projenin kazanımlarına geçmeden önce, bazı gözlemlerime öncelik vermek istiyorum.

 

Kongre Gözlemim

Saygın bir eğitim fakültesi tarafından düzenlenen Ulusal Eğitim Yönetimi Kongresi’nde beklentilerime karşılık bulamadım. Her zaman dinlediğimiz kongrelerde anlatılanların adeta kopyası gibiydi. Eğitim konusunda yapılan tüm örneklemeler Finlandiya’dan, Almanya’dan, Amerika’dan, Singapur’dandı. Öğretmenlere, “Alınız, uygulayınız” der gibiydiler. Oysa o ülkelerin olanaklarıyla bizim okullarımız aynı değil. Onlarda bizdeki gibi kalabalık sınıflar yok. Buna rağmen dönüştürme olmadan ısrar etmelerini çok anlamsız buldum.

Adı geçen ülkelerin allandıra-ballandıra anlatılan öğretmenlerini ülkemize getirsek, acaba 50-60 kişilik sınıfları görünce ne yaparlar? Sınıf kapısından dönmezler mi? Hadi dönmediler diyelim, ne kadar verimli olurlar?

 

Ülkemizde Eğitim Yönetimi ve Öğretmene Yaklaşım

Bugün okullarımızda konu anlatım planı yapılmıyor, plansız eğitim iyice gelenekleşti. Pek çok öğretmen sınıfa bilginin rehberi olmak veya öğrencileri bilgiyle buluşturmak için girmiyor; kendini hala bilginin kaynağı sayıyor, bu yüzden de sınıfa bilgiyi ya anlatmak ya da yazdırmak için giriyor. Öğretmen merkezli öğretim saltanatı sayesinde, öğrenci merkezli öğretimin kenarından bile geçilmiyor.

Bu geleneği sıradan konu anlatım planlarıyla değiştirmek çok zor olacaktır. Bu müzminleşmiş alışkanlığı ancak “Zenginleştirilmiş/Senaryolaştırılmış Ders Planı” ile aşılabileceğimizi düşünüyorum. Zira görev yaptığım okullarda uyguladığım ve meslektaşlarımla paylaştığım konu anlatım planlarının verime katkısını bizzat gördüm.

Tüm öğretmenlerimizden tek tek hem konu anlatım planı yazmalarını istemek, hem de yorumlamalarını beklemek konu anlatım planının önündeki en büyük engeldir. Yıllardır bununla bir yere varamayacağımız anlaşıldı. Eğer bu isabetli bir yol olsaydı, bütün senaryoları yönetmenler yazardı, bütün güfteleri ses sanatçıları bestelerdi. O zaman ne senaryo yazarı ne de besteci olurdu!

Son yıllarda akıllı tahtaların yanlış kullanımıyla ortaya çıkan ekran merkezli öğretim saltanatı aldı başını gidiyor. Öğretimin merkezinden öğretmenlerin çıkıp öğrencilerin girmesini beklerken, o merkeze akıllı tahtalar yerleşti. Plansız ve bilinçsiz kullanımdan dolayı pek çok okulda derslikler video izleme yeri oldu. Buna paralel olarak Türkçe öğretmenlerinden tutun da matematik öğretmenlerine kadar, ders notu yazdıranlar el üstünde tutulmaya başlandı. Öğretmenler yazdırdıkları defter sayfası sayısı oranında başarılı sayılmaya başlandı. Bu durum öğrenci, veli ve okul yöneticileri tarafından sadece desteklenmekle kalmadı; takdir, teşekkür ve maaşla ödüllendirildi. Ne yazık ki çağdaş eğitim özlemi ve gayreti içinde olan idealist öğretmenler azınlıkta kaldı, varlıkları hissedilmedi, psikolojik çaresizlik altında ilkelerinden ödün vermek zorunda kaldılar. Hazırladıkları yıllık ders planlarına merkezi sınavların da baskısı altında sadık kalamadılar.

Onlarca, yüzlerce yıldır süregelen bu eğitim anlayışıyla, ne yazık ki; kredili sistem olmadı, müfredat laboratuar okulları yürütülemedi… 2004 yılında uygulamaya konulan Yaparak-Yaşayarak Öğretim Modeli, yaygın adıyla Yapılandırıcı Öğretim Modeli, 2013’te bile, hala başladığı yerde duruyor.

Özel okullarımız mı? Büyük çoğunluğu her şeyi o kadar mükemmel yapıyorlar ki, dışarıdan bakanların gözlerini kamaştırıyorlar. Kamaştırmakla da kalmıyorlar, sınıf dışı etkinliklerle, derse giriş zili ile çıkış zili arasındaki sürecin üstüne kalın bir perde çekiyorlar. Aradaki boşlukları, varsa delikleri de resmi okullardan aldıkları burslu öğrencilerle kapatıyorlar. Bunun sonucu olarak da, özel okullarda, resmi okullardan daha NİTELİKLİ ÖĞRETİM YAPILDIĞI SANILIYOR.

Bu koşullar altında sürdürülen eğitim ortamına yeni atanan, hangi üniversitenin mezun ettiği genç öğretmen direnç gösterebilecek? Hangisinin ki, “Yanlışları kaldırın, doğruları getirdim” diyebilecek? Hangisinden mezun genç öğretmen, “İşte en özgün konu anlatım planları, işte videolar, işte ders notları, işte yeni yöntem ve teknikler” diyebilecek?

Otuz yıldan fazla zamandır, hep bu beklentiyle yaklaştım genç öğretmenlere...

Durum şu: Yeni atanan genç öğretmenler ister istemez, atandıkları okulun düzenine uymak zorunda kalıyorlar. Üniversitede aldıkları akademik bilgiler dik durmalarına yetmiyor.

BUNUN NEDENİ, EĞİTİM FAKÜLTELERİNDEKİ ÖĞRENCİLERİN, OKULLARIMIZDAKİ EĞİTİM-ÖĞRETİM GERÇEĞİNDEN KOPUK YETİŞTİRİLMESİDİR; GERÇEK ÖĞRETMENLİĞİN OKULLARDA ÖĞRENİLECEĞİ KANDIRMACASIDIR.

 

Organik Bağ Yok:

Okullarımızda görevli öğretmenlerle öğretmen yetiştiren eğitim kurumları arasında büyük bir kopukluk var. Mezun ettikleri öğrencileri, ellerine diploma vererek salıveriyorlar. Aralarında ders planı, konu materyali, basılı veya dijital dergi gibi araçlarla organik bağ kurmuyorlar. Durum böyle olunca öğretmenlerden geribildirim alamıyorlar, alamadıkları içindir ki; genç öğretmen adaylarımız, okullarımızdaki güncel eğitim-öğretim gerçeğinden tamamen kopuk olarak yetişiyorlar.

Sosyal medyada, “Öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarıyla, öğretmenlerimiz arasında diplomanın dışında organik bir bağ var mı?” sorusuna, olumlu tek yanıt almadım. Akademisyen dostlar bile olmadığını söylediler.

 

Eğitimcilerin Sorumluluğu:

İnancım odur ki; yöneticilerin, eğitimcilerin, eğitimle ilgili dernek ve vakıfların görev ve sorumluluklarının sadece geçmiş sistemleri, uygulanmakta olanları veya uygulamaya aday gösterilenleri eleştirmekle sınırlı olmamalıdır. Tam tersine oluşturdukları ve denedikleri yeni ve özgün sistemlerle, yeni modellerle, yeni etkinliklerle, yeni tekniklerle öncelikle öğretmenlerin, yöneticilerin, özelliklede siyasi otoritenin tercihlerine zenginlik katmak olmalıdır.

Öğretmen Gibi Öğretmen bu anlayışın ve yaklaşımın ürünüdür.

 

Son söz:

Bu projede aslında eğitim fakültelerinde yapılan öğretmen yetiştirme programlarıyla ya da bu derslere giren öğretmenlerle ilgili bir eleştiri söz konusu değildir. Öyle anlaşılan cümleler olduysa hoş görünüz, zaafıma veriniz...

 

ÖĞRETMEN GİBİ ÖĞRETMEN" Adlı Projeyi

Sahiplenecek bir kurum bekliyorum 

Eğitimcilerin bilgi ve takdirlerine sunmama, onlarla tartışmama destek verecek bir SPONSOR bekliyorum 

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS