ZOR SINIF EĞİTİME ENGEL OLMAZ!

Mahmut Hocam, BENİ DE İNEKLER ARASINA KATTINIZ"

 

(İstanbul’un en yüksek puanla öğrenci alan okullarından birinde gerçekleşen bu eğitim olayını Hababam Sınıfı’nın unutulmaz kahramanı Mahmut Hoca’nın başından geçmiş gibi anltıyorum. Eğitimle ilgili anılarımı kaleme alırken hep bu yolu tercih ediyorum. Belki fırsat bulduğum bir zamanda hepsini birleştiririm.)

 

Müdür başyardımcısının kapısında öğretmenler yoğundu. Anlaşılan program değişmişti. Memnun kalanlar ve memnun olmayanlar konuşma biçimleri ile el kol hareketlerinden anlaşılıyordu. Biraz bekledim, kapıdaki yoğunluk azalınca girdim. Hayrettin Bey beni görünce etrafını çevreleyen öğretmenlerin arasından programı uzattı. Teşekkürümü gülümseyerek karşıladı.

Programa baktım, her zamanki gibiydi. Haftada otuz iki saat ders! Okulda bu kadar derse giren benden başka biri yoktu. Dokuz edebiyat öğretmeniydik. Sekizi bayandı. Ders dağılımlarına bakarken bir sınıfın alındığını, onun yerine 10F şubesinin verildiğini gördüm. Önce şaşırdım, çünkü okul müdürümüz bu tür değişiklikleri yapmadan önce mutlaka haber verir, nezaketen de olsa görüşümüzü alırdı. Bu kez öyle yapmadı.

10F şubesi tüm onuncu sınıflarda öğretmenlerle yıldızı barışmayan öğrencilerin toplandığı yerdi. Edebiyat öğretmenlerinin ders saatleri tavan yaptığı için sadece 10F şubesi için ücretli öğretmen geliyordu. Daha doğrusu getirilmeye çalışılıyordu, ancak şu ana kadar dördüncü haftaya tamamlayan olmadı. İki öğretmenin ders ücretlerini bile almadan ayrıldığını biliyordum. Üçüncüsü de birkaç haftadır her şey normal diyordu. Demek o da gitmiş olmalı.

Müdürümüze hak verdim. Hanım arkadaşlarımıza vermek yerine beni seçmesi doğaldı. Açıkça belli etmiyorlardı, ama henüz öğretim yılı başında Hayrettin Beye o sınıfı asla istemediklerini, verilirse de girmeyeceklerini fısıltı halinde de olsa duyurduklarını biliyordum.

Programa her zamankinden biraz fazla bakmış olmalıyım; yanımdan geçen müzik öğretmenimiz Ali Naci Bey, “Mahmut Hocam, anlaşılan programı çok beğendiniz! Bakmaya doyamıyorsunuz!” deyince kendime geldim. Doğru teşhis etmişti, galiba kendimden biraz uzaklaşmıştım. Ali Naci Beye baktım, “Beğenilmeyecek gibi değil ki, gidip Hayrettin Beye teşekkür edeyim”, dedim ve hızla Hayrettin Beyin odasına girdim. Matematik öğretmeni hanımla tartışıyordu. Tokalaşmak için uzatmasına fırsat vermeden Hayrettin B elini tuttum. “Çok teşekkür ediyorum, çok güzel bir program olmuş. Elinize sağlık” der demez gözlerini bana dikti, sanki beklemediği bir yanlış yapmışım gibi öylece baktı. Elimi bırakmadı ama ben çektim, tartışmalarını daha fazla bölmemek için odadan çıktım.

Hayretten Bey iyi bir yöneticiydi. Damarındaki kanın hızını kesecek kadar basmadıkça sesi çıkmazdı, ancak bir haykırdı mı en uçtaki sınıftan duyulurdu. Altmışın üstünde öğretmeni olan bir okulda ders programı yapmak çok zordu, bu zorlukları hiç sesi çıkmadan yapardı. Onu üzen tek şey, hiçbir öğretmenin memnuniyet göstermemesiydi. İşte bu yüzden ona her defasında odasına özel olarak girip teşekkür etmeyi ihmal etmezdim. Mekece Ortaokulundan biliyordum, sekiz öğretmenim vardı, orada bile hiçbir zaman teşekkür eden olmamıştı.

O yıllarda programlar manuel yapılıyordu, uzun zaman emek veriliyordu. Müdürlükten ayrıldıktan sonra, her öğretmene birkaç kez ders programı yaptırılmalı ki, program yapanları anlasınlar, diye düşünürdüm.

10F başka bir sınıftı… Hababam Sınıfı gibi bir sınıftı, ama gerçek Hababam’dan çok farklıydı. Onlardaki hareketlilik vardı, ancak onlardaki birliktelikten eser yoktu, beş altı öğrenci bir araya gelip kemikleşmiş, sanki küçük dağları biz yarattık diyorlardı. Sınıftaki diğer öğrenciler umurlarında olmazdı. Onların saygınlıkları da çok farklıydı. Sanki öğretmene ders anlattırmamak konusunda apayrı yeteneklere sahiptiler. Hangi öğretmen olursa olsun, bir yolunu bulur, kırk beş dakikalık dersin üçte ikisini tatsız mizahlarla, bazen de onur kırıcı davranışlarla kaynatırlardı. Konunun işlenip işlenmemesi, öğretmenin gururunun kırılması, ağlayarak sınıftan çıkıp gitmesi onlar için üzüntü nedeni değil, tam tersine “Yaşasın! Yine başardık!” diyebilmenin sevinç göstergesiydi.

Bu yüzden öğretmenlerle hiç anlaşamazlardı. Edebiyat derslerinde görülen bu durum, diğer öğretmenlerin derslerinde çok azdı, olanlar da fazla gündem olmazdı.

Hele uzaklaştırma cezalarıyla tanınan beş-altı öğrenci vardı ki; onlar için “kınama” ve “uyarma” cezaları ödül, uzaklaştırma cezaları ise tatil sayılırdı. Anlaşılan benden önce edebiyat derslerine ücretli giren üç öğretmen aşısı tutmadı. Üçü de deneyimli ve bilgili öğretmenlerdi. Hatta biri A. İ. Kanberoğlu edebiyat kitabımızı hazırlayan komisyon üyesiydi. Galiba 10F için iyi olmak yetmiyordu. Bu sınıf için bilgi ve birikim yetmiyordu. Şimdi düşünüyorum, acaba Mahmut Hoca aşısını tutturabilecek miydim?

Zümre arkadaşlarımın “Geçmiş olsun, hayırlı olsun” sözlerinden sonra içimden itiraz etmek geçtiyse de, müdür beye söylemeyi hiç düşünmedim.

Müdürümüz Sayın Hikmet Özaslan, kadrolu dokuz edebiyat öğretmeni arasından beni tercih etmesi, bana olan güvenin göstergesi olmalıydı. Ona karşı saygım büyük ve anlamlıydı. Üsküdar Cumhuriyet Lisesinden beni sökerek adeta koparıp almıştı. Koparıp diyorum, çünkü Cumhuriyet Lisesi müdürü Sayın S. Gezer bırakmıyordu, valilik onayının iptalini istemiş, valilik reddetmesine rağmen vazgeçmemişti. Semiha Hanım öyle inatlaşmıştı ki, anladığım kadarıyla bu inatlaşma benden çok iki müdür arasında oldu. Atanmamı engellemek için ta bakanlığa kadar gitmişti. Buna rağmen müdürümüz karşısında galip gelememişti. Mağlubiyetin acısını azaltmak için olmalı ki, Hüseyin Avni Sözen Anadolu lisesinde göreve başladıktan birkaç gün sonra önce savunmamı istedi, daha sonra da arkamdan bir günlük maaş kesim cezası gönderdi. Gerekçe olarak, dersimin olmadığı saatte izin almadan ilçe milli eğitim müdürlüğüne gitmemi göstermiş.

10F’de ilk derse girdiğim gündü. Sınıf kapısından baktım. Öğrencilerin neredeyse tamamı ayaktaydı. Güreş edenler, sıradan sıraya atlayanlar, çanta fırlatanlar… Olağan olmayan her şey vardı… Hiçbir uyarı yapmadan sınıfa girdim, kapıyı kapattım. Yazı tahtasının önünde sınıfı selamlamak için hazır ol vaziyetinde durdum. Beni gördükleri halde yokmuşum gibi davranmayı sürdürdüler. Uzun sayılabilecek süre bekledim. Yaklaşık dört-beş dakika geçmiştir, dik ve ısrarlı duruşumdan ödün vermedim. Varlığımı kabul edenler sıralarına geçip ayakta beklemeye başladılar. Ön sırada oturan bir öğrenci yaklaşarak, “Neden böyle duruyorsunuz öğretmenim?” diye sordu. Hazır ol, konumunda olduğum için yanıt vermedim. Sessizliğimi bozmadım. Bir süre bekledi, karşılık göremeyince sırasına döndü.

Sınıfta 36 öğrenci vardı. Bütün öğrenciler ayakta sıralarına yerleşinceye kadar beklerken bir yandan da gözlerimle sınıfı taradım, arka sıralarda oturanlar vardı, onların da ayağa kalkmasını bekledim. Diğer öğrenciler oturanları uyardı, tüm sınıfın ayakta hazır olduğundan emin olunca, “İyi dersler, buyurunuz” diyerek elimle oturmalarını işaret ettim. Kürsüye geçtim.

Ellerimi çenemin altında destek yaparak anlamsızca öğrencileri izledim. Bir süre konuşmadım. Sanki sınıfta öğrenci yok gibiydi. Aklımdan başka şeyler geçiyordu. İyice daldım. Öğrenciler sessizce bana bakıyor olmalılar. İnadına sessizdiler. Nihayet sabırsız bir öğrenci sessizliği bozdu. Oturduğu yerden, “Hocam, ne düşünüyorsunuz?” diye sordu. Gözlerimle onu gördüğümü belli ettim, göz göze geldik. Yanıt vermek için acele etmedim. Sonra sitemli bir tebessümle:

— Altı haftada üç öğretmen göndermişsiniz, acaba ben kaç hafta dayanırım, diye düşünüyorum” dedim.

Dokuzuncu sınıftan beni tanıyan öğrencilerimden Ahmet oturduğu yerden:

— Hocam, siz başkasınız, diye karşılık verdi.

Aslında, başka olan ben değildim, düşündüklerimdi. Biliyordum ki, değil bu okulun, dünyanın en iyi öğretmeni de gelse, fazla değişen bir şey olmazdı. Belki süre üç-beş hafta daha uzun olurdu. Nitekim benden önceki öğretmenler de bilgili ve deneyimliydiler. Derse bakışları, öğrenciye yaklaşımları farklı da olsa, disiplin konusunda özel yeteneklere sahip olduklarını kendileri söylüyordu.

Şimdi onların başaramadığını başarmak zorundaydım. Alışageldiğimiz yöntemlerin işe yaramayacağı belliydi. Aklımdan, “Başka bir şey düşünmeliyim, farklı bir yol bulmalıyım, mutlaka bir yol olmalı.” diye geçti. Okul müdürünün güveni boşa çıkmamalıydı.

Uykularım bölündü. Bin türlü yöntem tasarladım, yazdım, çizdim… Vazgeçtim…  Bir başka yöntem girdi sıraya. Birinde karar kılmak kolay olmadı. Bin kuşku, bin endişe çullandı üstüme… Üstelik durumu meslektaşlarımla tartışmak bir yana, onların yanında konu bile edemiyordum. Çünkü merakla beni izlediklerinden emindim. Karşılaştığımız her fırsatta “Nasıl gidiyor Mahmut Bey? 10F’yi hizaya sokabildiniz mi?” gibi sorularla yoklama yapıyorlardı. Kim bilir, belki de akıllarından kaç hafta dayanacağım konusunda bahis bile oynamış olabilirler.

Kendimi acemi bir satranç oyuncusu gibi hissetmeye başladım. Şimdi hamle sırası bendeydi, karşımda yaman bir rakip vardı. Heyecanla yapacağım hamleyi bekliyordu. Hiç acele etmedim. Oyunu öyle hassas oynamalıydım ki, bu oyunda, nasıl olacaksa; hem mat olmamalıydım, hem de mat etmeyi aklımın ucundan geçirmemeliydim.

Okulda herkes açıkça söylüyordu ki, 10F sınıfı öğrencilerinin ders dinleme özürleri vardı. Öğretmen yılanı deliğinden çıkaran dille anlatsa yine dinlemeyecekleri kesindi. Bu yüzden dinlemeyeceklerini bile bile konu anlatma yanlışına düşmem olmazdı.

Aklımdan çok farklı yöntem tasarıları geçti. Birinde karar kılmak zor olsa da, içlerinde en mantıklı olanı; öğrencilere kendi istekleriyle sorumluluk yüklemekti. Ben de konu anlatımı yapmadan sorumluluklarını yerine getirmeleri bağlamında ders sürecini yönetecektim. Bu konudaki tek dayanağım, öğrencilerin kendi kendine öğrendiklerinin daha kalıcı ve onlar için isteklendirici olacağı inancımdı. Kendi gayretiyle yeni şeyler öğrenen öğrenci, eğer bu öğrendiklerinin nota da yansıdığına tanık olursa, ondan daha mutlusu olamazdı. Bu mutluluğunu arkadaşlarıyla, ailesiyle, öğretmeniyle hatta yöneticileriyle paylaşarak daha da büyümesini sağlardı. Kısacası bilmekten doğan sevinci alın teriyle kazanmış olmanın mutluluğunu yaşardı.

Ama bu nasıl olacaktı. Çok kısa zamanda hazırlanmam ve uygulamaya koymam gerekiyordu. İlk olarak Tebliğler Dergisinde yer alan öğretim programından başladım. Kazanımlar bölümünün fotokopisini aldım. Sadece kazanımları süzerek aldım, bilgisayarda yeni bir sayfaya kaydettim. Bu konuda şanslıydım, çünkü klavyeyi on parmak kullanıyordum ve yazarken ekrana bakmam gerekmiyordu. Doğrudan fotokopi kâğıdına bakarak hızlı bir şekilde yazdım.

Yanılmıyorsam o döneme ait öğretim programında 174 adet kazanım vardı. Bazı kazanımlar öyle çok hafifti ki, onların bazılarını kaldırdım bazılarını birleştirdim. Gerekli gördüğüm konularda yeni kazanımlar ilave ettim. Birinci dönem için 100, ikinci dönem için 100 olmak üzere toplam 200 kazanım belirledim. Başlangıçta “Sınıf Geçme Ölçütleri” adını versem de, müdürümüzün onayına sunduğum zaman başka bir ad koymamı önerdi. Ondan sonra ben de “Öğrenme Ölçütleri” adını verdim. Çok da isabetli oldu.

Zümre arkadaşlarımla birlikte hazırladığımız yıllık plana uygun olarak tüm kazanımları öğretim yılına ait haftalara yaydım. Yazılı ve resmi tatil olasılıklarını göz önünde bulundurarak 30 haftayı esas aldım.

Programı tam olarak uygulamaya koymak iki hafta alacaktı. Bu süre içinde daha önce öğrencilere de söylediğim gibi konu anlatamazdım. Otomobil ve spor konusu çok rağbet görüyordu. Bunlar ve başka konular üzerinde açık oturumlar düzenledim. Televizyonlarda izlediklerinin kopyasını yaptılar. Amacım ne söylediklerinden çok güzel konuşma ve anlatım yeteneklerini geliştirmekti. Hatalı sözcük telaffuzları için sunucu bana bakarak uyarılar yapıyordu. Her uyarıdan sonra eliyle onay işareti yapmak çok hoşuna gidiyordu.

Okul müdürümüz listeyi kâğıt üzerinde onaylamadı, ancak her değişikliği kendisini bilgilendirmem koşuluyla sözlü olarak izin verdi, “Sonuna kadar arkandayım” dedi. Bundan sonra hemen fotokopide birinci dönem ölçüt takvimini çoğalttım. Tüm öğrencilere imza karşılığı dağıttım. Bir hafta içinde açıklamalarım doğrultusunda velilerine de imzalatarak getirmelerini istedim. Geçen bir hafta içinde bütün derslerimde rehberlik ettim. Çok heyecanlandılar. İlk kez karşılaştıkları böyle değişik bir uygulamaya bazıları sıcak bazıları temkinli yaklaştılar. Bazı öğrenciler kavramaları gereken ölçütü kendilerinin seçeceğine bir türlü inanamıyordu. Sık sık bana gelip “Hocam ben 86 ölçüt işaretledim, şimdi ben 86 ölçütü tama olarak öğrenirsem karneme 96 gelir mi?” diye sorduklarında gözleri parlıyordu, farklı bir duyguyla arkadaşlarına yaklaşıp “Doğruymuş” demekten kendini alamıyordu.

Aslında velilerle öğrencileri toplayıp konferans salonunda bütün detayları birlikte anlatmak istemiştim. Etkili olan da buydu. Sınıf rehber öğretmeni olduğum sınıflarda veli toplantılarını hep öğrencilerle birlikte yaptım. Salonun bir yanında veliler, diğer yanında öğrenciler olurdu. Hiç unutmam, “Benim oğlum asla yalan söylemez” diye ısrarından ödün vermeyen bir veli, bir derste öğretmene ders anlattırmamak için yaptıklarını anlatınca yaptığı yanlışı anladı. Toplantı sonunda yanıma geldi, o öğretmenden özür dileyeceğini söyledi. Daha önce tartıştıkları belliydi. Nitekim öğretmenle buluşturdum, benim yanımda özür diledi. Ve o öğretmen arkadaşım ve diğerleri veli toplantısından sonraki olumlu gelişme karşısında çok memnun kaldılar.

 Okul müdürümüzün görüşünü sorduğumda, velileri davet etmeme sıcak bakmadı, dillendirilmemesinin iyi olacağını belirtince ısrar etmedim. Zaten öğrencilere anlatmıştım. Aileleriyle şimdiden paylaşanlar olmuştu.

Hafta sonuna doğru öğrenciler ölçüt listesini getirmeye başladılar. Bazıları son güne kadar bekletti. Belirledikleri hedefleri tek tek gözden geçirdim. Çoğunluk hedefini 100 olarak belirlemişti, düşük olanlar da vardı, hatta bir öğrenci 55 olarak işaretlemişti. Nedenini sorduğumda, üniversite sınavına girmeyeceğini, Amerika’da okuyacağını, bu nedenle diploma puanının elli veya yüz olmasının önemli olmadığını söyledi. Kendisine sınıfın başarı ortalamasını düşüreceğini, öğretmen olarak benim için de yüksek puan almasının çok değerli olacağını anlattım, memnuniyetle karşıladı, hedefini 75’e çıkardı. Onunla birlikte yetmiş beşten düşük olanlar da 75’e çıkardı.

Mürekkepli kalemle imzalanan listeleri bir dosyada topladım. Numara sırasına göre yerleştirdim. Her şey tamam olduktan sonra evlerinde günün konusuyla ilgili ne kadar kaynak varsa hepsini getirmelerini istedim. Beklediğimden çok getirdiler. Haftanın ilk dersine girdim. Bütün sıralar kaynak kitaplarla doluydu.

Sınıfı selamladım. Artık alışmışlardı, hazır ol vaziyetinde bekleme sürem bir dakikanın altına çoktan inmişti. Kürsüye geçtim, gözümle sayarak yoklama yaptım. Sınıf tamdı. Aralarda dolanmaya başladım, sınıf başkanını tahtaya çağırdım, bu haftanın ölçütlerini tahtanın sol üst köşesine yazmasını istedim. Diğer öğrencilere “Nasılsınız?” diye sordum, bazıları duymadı bile. Kaynak kitaplarını karıştırmaya çoktan başlamışlardı. Ben de, bulamadıkları bir konu olursa, bana sorabileceklerini söyledim. Ders boyu bana gereksinim duyan olmadı.

Kürsüye geçtim. Bir süre sınıfı izledim. Öğrenmeyle ilgilenmeyen tek bir öğrenci yoktu. O an içimden yaptığım uygulamanın ne kadar olumlu olduğunu düşündüm. Teşhisin doğruluğu kadar tedavi de olumlu yanıt veriyordu. Sınıf defterini de imzalayıp bekledim.

Henüz dersin ortası gelmeden anlatmak isteyenlerin parmakları kalkmaya başladı. Son on beş dakikada günün ölçütleri üzerine ondan fazla öğrenci konuştu. Tam kavrayanlar için bir kez anlatmak yetmiyordu. Daha sonraki derslerin başında en az iki kez anlatırlarsa, aldıkları puan kesinleşecekti.

Sınıf hummalı bir yarış içine girdi. Dersler yetmedi, ders aralarında anlatmak isteyenler oldu. Onlara sekizinci ders sonu için randevu verdim.

Haftanın konusuyla ilgili ölçütler az gelmişti, daha fazla olmasını önerenler oldu. Kabul etmedim, ancak bazı yan sorularla mevcut ölçütlerle ilgili daha geniş ilgiye ulaştıklarını gördüm. Böyle devam etmesini sağladım.

Bazı derslerde dilbilgisi ve Türkçe konularını anlattığım oldu. Bunu ben istediğim için değil, doğrudan öğrenciler rica ettiler. Derslerde genel olarak hep rehberlik ettim. Onlara bilginin kaynağını gösterdim. Hedeflerine ulaşmaları için gerekli ortamı hazırladım. Sınıfta bir öğretmen gibi değil, adeta danışman gibi dolandım. Çoğu kez kürsüde oturup, öğrendikleriyle ilgili güncellemeler yaptım, gerekli gördüğüm öğrencileri yanıma çağırarak unutup unutmadıklarını sordum.

Hep sözlü istekler yetmez oldu. Unutuyordum, bazen de karıştırıyordum. Bunun için her öğrenciden anlatacağı ölçütler ile kendi adlarını ve numaralarını yazabilecekleri küçük bir rapor belgesi hazırladım. Kendileri de fotokopi çektirerek çoğaltabiliyorlardı. Bazıları raporları doldururken ölçütlerle ilgili öğrendiklerini de yazıyordu. Bu uygulama benim için de hoş oldu. Çünkü raporlarda yazdıkları sözlü olarak anlattıklarıyla örtüşüyorsa anında notunu kesinleştirdik.

Bir gün dersten çıktım, tam öğretmenler odasına giriyordum ki, müdür beyin sekreteri seslendi. Müdür bey odasına gelmemi istemiş. Elimdeki çantayı bile bırakmadan geri döndüm. Müdür beyin odasında bir veli vardı. Ondan önce müdür bey, oturmamı işaret ettikten sonra, “Hakkınızda şikâyet var. Şimdi verin hesabını” der demez sabırsızlıkla bekleyen veli, “Mahmut Hoca! Allah aşkına siz benim oğluma nasıl bir büyü yaptınız, ona ne içirdiniz? Şikâyetim bu!” diye sordu. Şaşkınlık içinde yanıt vermeme zaman bırakmadan, biraz da gülümseyerek, “Oğlumun ders çalışmasını nasıl sağladınız? Mutfakta iş yaparken fayansa bir kâğıt yapıştırıyor, karışık olarak kâğıttaki konuları okumamı istiyor; kendisi salonda birine ders anlatıyor gibi şakır şakır anlatıyor. Elinde ne kitap, ne defter… Hiçbir şey yok! Gözlerimle gördüm, başkası söylese kesinlikle inanmazdım.” Sözleriyle şaşkınlığım geçti.

Neticede 10F’de bütün öğrenciler etkili bir yarışma havasına girdiler. Seksen beşin altında hedef belirleyenlerin neredeyse tamamı güncelleme yaptı. Hedefini yüz yazanlara karşı mahcup olduklarını, o alıyorsa ben de alırım düşüncesiyle hedeflerini yükselttiler.

En çok da sınıf yerine kütüphaneyi seviyorlardı. Edebiyat dersleri için özel bir sınıf gerekliliğini ilk kez o zaman anladım. Zaman zaman Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin kütüphanelerde yapılması çok yararlı olur. Nitekim öğrencilerim kütüphanede ders yapmayı o kadar çok seviyorlardı ki, anlatamam. Bunun için benden habersiz müdür yardımcısından izin alıyorlar, bana sonradan haber veriyorlardı. Bu tür isteklerine genellikle olumlu yanıt veriyordum, fakat suiistimal etmemeleri için de çok dikkatliydim.

Bir dönemde üç yazılı yapıyorduk. Hedefine ulaşıp tam not alan öğrencilere boş yazılı kâğıtlarını verdim, ister okulda ister evde doldurup getirmelerini istedim. Hedeflerinden bir puan eksik veya fazla yazan birkaç öğrenciye yeniden boş kâğıt verdikten sonra, diğerleri kılı kırk yararak yazılı sınav kâğıtlarını dolduruyorlardı. Bu uygulama çok hoşlarını gitmişti. Diğer sınıflara öyle anlatmışlar ki, diğer şubelerdeki öğrenciler 10F’den çıkmaz oldu. Bu kadar kalsa iyiydi, birçok öğrenci önce kendileri sonra da velilerini okula getirip 10F’ye geçmek istemişler. Bir gün sohbet sırasında müdür bey de espri niyetiyle, “Başıma iş açtın, herkes Mahmut Beyin sınıfına geçmek istiyor” dedi. İkinci dönem dersine girdiğim diğer sınıflara söz verdim.

Ortak yaptığımız sınav sonunda 10F’nin sınıf ortalaması 83 olmuştu. Yazılı sorularını zümre arkadaşlarımdan rica ettim, soruları görmek istemediğimi söyledim. Hiç itiraz etmediler.

Öğrencilerin yüksek başarısı meslektaşlarımın bazılarında hayranlık, bazılarında kaygı yaratmış olmalı ki, hiç beklemediğim bir gün savunmamı almak için bakanlık müfettişi geldi. Müdür beyin odasına çağrıldım. Müfettiş, “Mahmut Bey, siz boş yazılı kâğıtlarını öğrencilere veriyormuşsunuz, evde veya okulda doldurup getirmelerini istiyormuşsunuz, sonra da onları resmi yazılı yerine koyuyormuşsunuz, doğru mu?” dedi. Ben de kaygıdan uzak bir tavırla müdür beye baktım, o da iki elini yana açarak kendini geri çeker gibi yaptı, sanki “Ben karışmam” demek istemişti. Ben de,“ “Evet efendim, dediğiniz gibi yaptım” diye yanıt verince belli etmedi ama çok öfkelendiğini hissettim. Çantasından çıkardığı kâğıdı ve kalemi uzattı, “Hakkınızda şikâyet var, savunmanızı almaya geldim” dedi. Bunun üzerine “Müfettiş Bey, uygun görürseniz bu uygulamayı sadece 10F. Sınıfında yaptım. Bu sınıftan istediğiniz kadar öğrenci çağırınız, onları dinleyiniz. Benim yazacaklarım sizler için inandırıcı olmayabilir. Savunmamı kütüphanede yazabilirim” dedim. Müdürümüzün de uygun görmesiyle kabul etti.

O gün son derse kadar beni çağırmadılar. Savunmamı kütüphanede yazdım. Son ders çıkışında 65 öğretmenin önünde sadece öğrencilerin anlattıklarını tekrarladı. Gördüm ki, öğrenciler sadece yaşadıklarını anlatmamışlar, onlara yeni yeni şeyler katarak anlatmışlar. Müfettişi hayran bırakmışlar. Müfettişin en çok dikkatini çeken, öğrenciler öğrenme etkinliği içinde kaynaklarda bir şey ararken onlarca şey okuduklarını ve kitapları kapattıktan sonra akıllarında kaldığını söylemeleri olmuş. Müfettiş yaklaşık bir saatten fazla konuştu. Sadece öğrencilerin anlattıklarından söz etti. Konuşmasının sonunda hakkımda söylediği güzel sözler bir yana, şu cümlesini sanki bugün söylemiş gibi hafızamda canlı tutuyorum. “Bundan sonra benim için yönetmelikleri aynen uygulayanlar değil, onları öğrenci lehine iyi yorumlayanlar öğretmendir, diyeceğim. Gittiğim her yerde de, bu olayı örnek olarak anlatacağım” demişti.

Bir hafta sonra okulumuza gelen Üsküdar İlçe Milli Eğitim Müdürü Yusuf Bey, müdür odasında elindeki paketi masaya fırlatır gibi bıraktı, oturur oturmaz da, “Mademki böyle bir halt ettiniz, benim niye haberim olmadı?” diye serzenişte bulundu. Sonra anlattı, bakanlık müfettişi takdir edilmemi istemiş.

ÖSS’ye yönelik olarak yılsonu notunu yükseltmek isteyenlere daha çok Öğrenme Ölçütü istedi. Yazılılarla birlikte sözlü notlarının da zirvede olmasını istediler. 10F öyle bir sınıf oldu ki, öğrenmeye doymuyorlardı. Öğrenmeyi öğrenmenin tadına varmışlardı. Kendi kendilerine öğrendiklerinin çok daha kalıcı olduğunu, bir ölçütü ararken başka başka şeyler öğrendiklerini söylüyorlardı. Kısacası öğrenmenin ve bilmenin mutluluğunu tadıyorlardı. Mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

Hele Ahmet (Yılmaztekin) adlı bir öğrencim vardı ki, ders çalışmak, kitap-defter taşımak bir yana, aldığı disiplin cezalarının sayısı belli değildi... Bir gün, öğretim yılı sonunda, eve götürmek için çantasına doldurduğu onlarca kitabı göstererek: “Hocam! Sizi kutlarım. Siz gelene kadar ders çalışmak nedir bilmezdim. Başka derslere yine çalışmadım. Edebiyat dersinde vallahi beni de inekler arasına kattınız!” dedi. Sonra da çantasının fermuarını açtı, kitapları işaret ederek, “İnanmazsanız bakınız, içinde başka derslerle ilgili tek bir kitap göremezsiniz” deyince ellerini sıktım, çok duygulandım.

Şimdi o öğrencilerin hepsi de üniversiteyi çoktan bitirdi.

Düşüncelerimi; o zamandan beri; uygulamalarımın olumlu ve olumsuz yönlerini göz önünde bulundurarak, daha belirgin bir yöntem şekline getirmeye çalıştım. Sununda, ÖĞRENCİLERİN EDEBİYATI SEVMELERİNİ İSTEMEK YERİNE, EDEBİYATI SEVEBİLECEKLERİ BİÇİMDE ONLARIN ÖNLERİNE GETİRMENİN DAHA DOĞRU OLDUĞUNA İNANDIM.

Notl1_: Aradan geçen yıllar sonra okul müdürü olarak görev yaptığım okullarda dönem sonlarında yaptığımız toplantılarda öğretmenlerden, sınıflarındaki tüm öğrencilerin yanıtlayabileceği beş (5) adet soru yazıp vermelerini istedim. 2014'ten bu yana müdür olarak görev yaptığım okullarda olumlu beş soru yazıp getiren iki öğretmen oldu. Oysa öğretmen olarak görev yaptığım ve yukarıda anlattığım uygulamayı kısmen de olsa uyguladığım okullarda isteyen herkese en az elli soru yazıp verebilirdim.

Not2_: Bu yazıyı buruya kadar okuyan değerli okul müdürü meslektaşlarımın öğretmenlerinden aynı istekte bulunmalarını çok değerli bulurum. Sonucu paylaşmaları dileğiyle...

 Açıklama: Bu olaydan sonra oluşturduğum EĞİTİMDE KAZANIM VE SÜREÇ YÖNETİM SİSTEMİ (KSY) adlı projenin bir bölümünü oluşturan “UZAKTAN ÖĞRETİM ACİL MODEL ÖNERİSİ” birkaç gün içinde bu sayfada yayınlanacaktır.